Ankilozan Spondilit Tedavisi

Çözümsüz gibi nitelendirilen immün sistem tabanlı otoimmün hastalıklar semptomatik (belirti) odaklı değil, hücre seviyesinde başlayan hekimlik anlayışı kapsamında rasyonel irdelendiğinde olumlu sonuçlar vererek yaşam kalitesini artıracaktır.

 

Ankilozan Spondilit Ağrılarınız Günün Hangi Saatinde Başlamaktadır?

Ankilozan Spondilit Ağrıları – Sirkadyen Ritim İlişkisi:

  • Ağrınız hareket / fiziksel aktivite ile birlikte artıyor ve gün içerisinde potansialize (şiddetlenme) oluyorsa Ankilozan Spondilit vakalarındaki şikayetlerin ek oluşum nedeni lokomotor sistemdeki düzensizlik, postür bozukluğu, ligament laksisitesine bağlı olabileceği dikkate alınmalıdır. Mekanik disbalans süregen enflamasyonun tetikleyicisi olacaktır ve disbalans giderilmeden Sakroileit ve Ankilozan Spondilit kliniğine yaklaşım eksik kalacaktır.
  • Ağrınız sabah tutukluğu ile başlayıp hareket / fiziksel aktivite ile birlikte potensini (şiddetini) kaybediyorsa belirtilerin alt yapısında adaptif bağışıklık sisteminin patolojik enflamatuar tepkisi yatmaktadır. Enflamatuar tepki optimize edilmeden yangılı şikayet belirtileri kaybolmayacaktır.
  • Ağrınız gece yattıktan sonra artıyorsa kliniğin oluşum kaynağı dolaşımsal problemlerde aranmalıdır. Özellikle de Ankilozan Spondilit hastalarında gecenin ikinci yarısında (yaklaşık saat 03:30 sonrası) başlayan huzursuz bacak, kalça ve diğer eklemlerde ağrı / yanmalar, hormonal sirkadyen ritimdeki irregular (düzensiz) salgı (nöradrenalin – kortizon ve diğer stres hormonları) sonrasında dolaşım sistemi üzerindeki etkisine bağlıdır. Gerek damar yapısı (endotel, damar içi plak vb.) gerekse de damar içindeki kan kimyası (viskozite, pO2 vb.) dengelenmeden iyileşme süreci zorlaşacaktır.
  • Ağrınız hem gece hem de gündüz devam ediyorsa, bu ağrı özellikle de bel ve kalça bölgesinde lokalize oluyorsa, “Luschka rekürren siniri”nin bası / gerilmesi kaynaklı olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Luschka sinirinin kliniği lomberden (bel) başlayarak sakroiliak bölgeye yayılım gösteren ağrı ile karakterizedir. Bu klinik yaklaşım öncelikle Ankilozan Spondilit oluşum nedeni sayılmamakla birlikte bölgedeki lokal ağrının sürekli (gece – gündüz / fiziksel aktivite – istirahat) tetiklenmesi gerek lokal, gerekse de jeneralize (genel) enflamatuar kaskatı beraberinde başlatacaktır. Ankilozan Spondilit kliniğin oluşumunda bölgesel gerilme, ağrı, ödem, enflamatuar sitokinlerin (TNF, IL-10 vb.) travma alanına toplanması predispozan (hazırlayıcı) faktörlerdir.

 

Ankilozan Spondilit Dergi Yazıları

Ankilozan Spondilitte Omurga ve Bağ Dokusunun Beslenme / Onarımında Etkili Vitaminler
 
Bu kısa makalede kemik kas ve ligamentlerin (bağların) fizyolojik fonksiyonlarını gerçekleştirirken etkin olan kalsiyum emilimine, kollajen sentezine ve normal protein metabolizmasına katkıda bulunan vitaminler üzerinde duracağız.
 
Başlamadan belirtmek isterim ki; vitaminlere ait genel bilgi verilmeyecek, sadece konumuzla ilgili bölümler üzerinde durulacaktır.
 
A GRUBU VİTAMİNLER
 
Kemik gelişim ve değişimi için kesinlikle ihmal edilmemesi gereken bir vitamin grubudur. Hayvansal (Retinol) ve bitkisel (Karoten) gıdalardan alınabilen iki farklı kaynaklı vitamindir.
 
A Vitamini Faydaları:
- Kemik dokusunun organik yapı kısmını oluşturan kollajen teller, osteositler, osteoblastlar ve osteoklastların yapım ve onarımında önemlidir. Bu sert dokunun rejenerasyonunda (yeniden yapılanmasında) görevli.
- Gece körlüğü dahil Ankilozan Spondilit kliniğinde azımsanmayacak seviyede göz iltihaplanması (üveit) vakalarında kötü progressyonu (ilerlemeyi) durdurmaya yardımcı olmaktadır.
 
A Vitamininin Bulunduğu Besinler:
 
Ağırlık olarak hayvansal gıdalarda bulunmakla birlikte bitki kaynaklı besinlerden de alınabilmektedir.
 
Hayvansal A Vitamini Kaynakları:
- Süt Ürünleri (Eski/Bekletilmiş Peynir, Ev Yoğurdu)
- Hayvansal Yağlar (Balık Yağı, Tereyağı)
- Sakatat (Karaciğer, Böbrek)
- Yumurta
 
Bitkisel A Vitamini Kaynakları:
 
- Kavun, Karpuz
- Havuç, Kabak, Patates, Kırmızı Biber
- Ispanak, Pırasa, Maydanoz, Pazı
- Brokoli
- Mercimek, Bezelye
- Greyfurt, Elma, Üzüm
 
Bilmemiz gereken nokta; bitkisel A Vitamini kaynakları Retinol denen A Vitamini türevinin eksikliğini gidermede yeterli değildir.
 
Özellikle omurga, kas-iskelet sistemi problemlerinde sadece vejeteryan menülerle beslenmek kesinlikle yanlış gıda tüketim şeklidir.
 
Yukarıda sayılan sebze ve meyvelerin tüketimi mümkün olduğu kadar yağlarla birlikte olmalıdır, çünkü A Vitamini yağda eriyen yapıya sahiptir.
 
Mümkün olduğu kadar salatalara bol zeytin yağı ekleyin. Rendelenmiş havuç ve elma üzerine süzme yoğurt ekleyerek tüketin. Haşlanmış brokoli üzerine tereyağı ekleyerek tüketin. Bu tüketim tarzı yağda eriyen A Vitamini emilimini artıracaktır.
 
B GRUBU VİTAMİNLER
 
Bu grup içerisine B1(tiamin), B2(riboflavin), B3 (niasin), B5 (pantotenik asit) vb. girmektedir. Bütün bu vitaminler suda çözünmektedirler.
 
B Vitamininin Ana Kaynakları:
 
- Et, Böbrekler ve Karaciğer
- Karabuğday ve Yulaf Ezmesi
- Çavdar Ürünleri
- Süzme Yoğurt
- Badem, Fındık
 
B12, B6 Vitamininin uzun süre kronik olarak düşük alımı diğer kemik ve bağ dokularla yakın ilişkisi bilinen vitaminler gibi başta osteoporoz ve diğer kemik yapım ve yıkım aşamalarında problemlerin ortaya çıkmasında predispozan (hazırlayıcı) faktörlerdir.
 
B12, sinirlerin çevresini saran miyelin kılıflarının yenilenmesinde önemlidir. Bu kılıflar sinirler boyunca sinyallerin iletilmesini sağlar. Gerek mekanik sorunlar nedeniyle sinir ve beraberinde sinir kılıfı baskı altında kalarak (siyatik sinirin sıkışması vb.) tahrip olsun, gerekse de beslenme sorunlarında B vitamin komplekslerin alımının azlığına bağlı veya yumuşak dokulara karşı gelişen enflamatuar reaksiyonlara (vaskülit, tendinit, bursit vb.) bağlı olsun, sonuçta nörolojik fonksiyonlar etkilenerek nöropatik ağrı, sızı, huzursuz bacak gibi el ayak parmaklarında uyuşmalar, his kayıpları oluşacaktır. B vitamini, miyelin kılıfların onarımını destekleyerek genel klinik tablonun çözümlenmesinde destek sağlar.
 
B12 Vitamini, homosistein metabolizmasında önemli bir kofaktördür (biyokimyasal dönüşümlerde yardımcı madde). Özellikle B12 Vitamin ve folik asit düşüklüğünde Homosistein seviyesinde artış görülmektedir. Homosistein vücutta üretilen bir aminoasittir ve kırmızı etin son ürünüdür, eğer homosistein metabolizmasında problem yaşanırsa damar sertleşmesinde (ateroskleroz) artış olmaktadır, sonuçta dokuların dolaşım ve beslenmesi bozulacaktır. Ayrıca Homosistein yükselmesi ile birlikte kollajenin çapraz bağlarını bozarak, kemiklerin mineralizasyonu ve matriks yapısınında bozulmasını netice verecektir. Kemik dokusuna bir başka etki olarak, hiperhomosisteineminin (homosistein yüksekliği) osteoklastları (kemik yıkım hücresi) artırmakla birlikte osteoblastları (kemik yapım hücresi) etkilememektedir, bu durum kemik yıkım oranını artırmaktadır. Konu ile ilgili olarak omurga tutulumlarında kemik ve bağ dokunun yenilenmesinde bu metabolik düzensizlikler Ankilozan Spondilit hastalığının progresyonuna (ilerlemesine) neden olmaktadır.
 
Vit-B12 konsantrasyonu ile kemik iliği stromal osteoprogenitor (öncü kemik hücreleri) ve osteoblastik (kemik yapım hücreleri) hücreler arasında bağlantı gösterilmiştir ve bu bilgi çerçevesinde B12 Vitamininin osteoblastik fonksiyona direkt artırıcı etkisi olduğu gösterilmektedir, buna karşılık düşük B12 Vitamin seviyesinin osteoklastik (kemik yıkım) aktiviteyi arttırmaktadır.
 
Gerek nörolojik gerekse de kemik doku problemlerinde B12 Vitamini seviyesi 500 pg/l üstünde tutulmalıdır.
 
Eğer et tüketimi yeterli seviyede olan bir insanda B12 vitamin eksikliği yaşanıyorsa bu o kişinin mide veya bağırsak traktında sorun olduğunun dolaylı göstergesidir, çünkü midede bulunan İntrensek Faktör B12 emiliminin ilk basamağını oluşturmaktadır. Bu nedenle sindirim problemleri giderilmeden gıdalardan B12 Vitamini alım ve fayda beklememiz anlamsız olacaktır.
 
OMURGA İÇİN ASKORBİK ASİT (C VİTAMİNİ)
 
C Vitamininin eczanelerden satın alınarak tüketilmesi bizim ana hedefimiz olamaz ve olmamalıdır. Biz henüz hastalanmadan bunları meyve, sebze, yeşillikler yiyerek karşılamalıyız.
C Vitamininin Bulunduğu Besinler:
 
- Tüm Narenciye Grupları: Limon, Portakal, Mandalina, Greyfurt.
- Elma, Kiraz, Kuş Üzümü, Kivi, Kuşburnu.
- Dereotu, Lahana Vb.
 
C Vitamini konusunda bilmemiz gereken en önemli nokta; belirli bir doz (yaklaşık 4 gr /gün) seviyesine kadar antioksidan etki oluşturarak tahrip edici enflamatuar tepkinin ve oksidatif stresin gerilemesine destek olarak, kas - ligament (bağ) yıkımının azalmasına , kaslardaki rijidite (sertlik) ağrının ortadan kalkmasına yardımcı olmaktadır. Ancak eğer fayda öngörülerek doz yükseltilmeye (5 gr/gün ve üzeri) devam edilirse bu durumda antioksidan etki değil, prooksidan yani yıkımı artırıcı etki oluşmaya başlayacaktır. Yüksek doz C Vitamini alımı oksidatif stres ve hücresel hasarı şiddetlendirdiği gibi, lipid peroksidasyon (yağların bozulması) seviyesini artırmaktadır. Kontrolsüz C Vitamini alımı pro-oksidan (yıkımı artıran) etkinin artmasına neden olmaktadır. Ancak yeni rasyonel sağlık yaklaşımları içerisinde bu prooksidan C vitamin etkisinden de faydalanılmaktadır (değişime uğramış hücrelerin bağışıklık sistemi tarafından daha kolay tanınarak yok edilmesine destekte). Otoimmun hastalıklar çerçevesinde C Vitamini kesinlikle enflamasyonun regüle edilmesinde oldukça etkin bir tedavi desteği iken, kontrolsüz yüksek doz kullanımı akılcı bir davranış olduğu söylenemez.
 
D VİTAMİNİ
 
En önemli görevlerinden biri adaptif bağışıklık sistemin regülasyonu ve en çok bilinen yönü ile kemik dokunun olgunlaşmasında önemli olan kalsiyum ve fosfor emilimini düzenler. D Vitamini yetersizliği kas güçsüzlüğüne, kemik yapısının bozulmasına (osteoporoz, raşitizm vb.) ve kemik ağrılarına götürebilmektedir. Bilindiği gibi güneş alımı cildin katmanı olan epidermiste D Vitamini oluşumunun ilk evresidir, bu nedenle güneşe maruziyet en önemli kaynaklardan biridir. Ancak klinik tecrübelerimiz gösteriyor ki köylü veya günün büyük bölümünü açık havada geçirerek çalışanlarda da D Vitamini çok düşük değerlerde tespit edilebilmektedir, bunun nedeni iç organlarımızın işleyişindeki problemlerde yatmaktadır. D vitaminin bedenimizde etkinlik oluşturabilmesi için aktive olması gerekiyor, ilk aktivasyonu karaciğerde, ikinci aktivasyonu ise böbrekte yapmaktadır. Eğer bu visseral yapılarda disfonksiyon (yanlış işleyiş) yaşanırsa güneşe maruziyetin anlamı olmayacaktır (güneşe çıkmanın kurallarını da unutmamak gerekir).
 
D vitaminini genellikle A Vitamini ile birlikte eşleştirmek ve düşünmekte fayda vardır.
 
Bu vitaminlerin her ikisi de deniz balıklarında, balık yağında, peynirde (7-8 aydan az olmayacak şekilde bekletilmiş olmalıdır), yumurta sarısında ve sütte (şu an süt üzerinde detaylı duramayacağız, ancak diğer yazılarımızdan sütün özelliği konusunda bilgi edinebilirsiniz) bulunur.
 
D Vitamininin diğer spesifik bir kaynağı ise bazı mantarlardır. Mantarlar bol miktarda ergosterol içerirler ve bu madde eğer güneşin UV ışınlarına maruz bırakılırsa hızlı bir şekilde D vitaminine dönüşmektedir. Bu nedenle mantarları tüketmeden önce 2-3 saatliğine güneşin altına ters bırakırsak bu faydalı yönünden de istifade etmiş oluruz. Bu konuda shiitake, istiridiye başta olmak üzere bir çok mantar türünden istifade edebiliriz.
 
Özellikle Ankilozan Spondilit ve Romatoid Artrit olmak üzere enflame eklem problemlerinde D vitamini seviyesini 100 ng/ml düzeyinde tutulmalıdır.
 
1,25(OH)2 D Vitamini, özellikle yaralanma, eklem aşınması gibi durumlarda devreye giren Tıp 3 kollajen olan iltihap hücrelerinin gereksiz aşırı artışını önleyerek dejenerasyon (tahrip) noktalarındaki dokuların şekil değişiminin önüne geçmektedir. Bilinmektedir ki, gerek Ankilozan Spondilitte, gerekse de Romatoid Artritte sürekli enflame alanların çevresinde yeni kollajen bağ dokusu hücre sayı ve kalınlaşması yaşanarak deformiteler (şekil değişikliği) görülmektedir. Bununla birlikte D Vitamini doku iyileşmesinde terminal diferansiasyonu (nihai farklılaşma) uyararak gerek kemik gerek eklem yüzeyi, gerekse yumuşak bağ dokudaki hücrenin normal fizyolojik işleyişini sağlamaktadır.
 
D Vitamini özellikle postural denge ve sağlıklı yürüyüş paterninin gerçekleşmesi için gerekli olan alt ekstremite antigravite (yer çekimine karşı koyan) kasların biyomekaniği için gereklidir. Yetersizliğinde özellikle pelvis (leğen) kemiklerinin stabilitesinde sorun yaşanarak sakroiliak eklemin sıkışmasına neden olmaktadır, sürecin uzaması dokuların patolojik diferansiyasyonunu (kötü yönde değişim) doğuracaktır, yani mekanik sorun otoimmun enflamatuar sonuçla neticelenecektir.
 
D Vitamini ve diğer metabolitleri dokularda bulunan 24 hidroksilaz enzimi tarafından inaktif hale getirilerek safra yoluyla vücuttan atılmaktadır.
 
A Vitamini gibi, yağda çözünür.
 
Özellikle kış ayları gibi nadiren güneşlendiğimiz dönemlerde deniz ve süt (bu ürün hakkındaki kuralları unutmayalım) ürünlerine ağırlık vermek özellikle gereklidir.

Bağırsak Sağlığı ve Ankilozan Spondilit, Romatoid Artrit

Ankilozan Spondilit ve Romatoid Artrit hastalıklarında atılım yollarının desteklenmesi iltihabi yükün azalmasına, dolayısıyla aşırı tepkisel reaksiyonların gerileyerek patolojik dejeneratif (tahrip olmuş) değişikliklerin ortadan kalkmasına zemin hazırlar.

Bu çerçevede Bağırsak, Böbrek, Karaciğer, Lenfatik Sistem her biri ayrı bir önem arz etmektedir.
Burada mide ve bağırsaklar üzerine dikkatinizi çekeceğiz.

BAĞIRSAKLAR

Sindirim, besinlerin mekanik ve kimyasal işleme sürecidir, bunun neticesinde besinler emilir ve vücut tarafından özümsenir, buna karşılık yıkım ürünleri ve hazmedilmemiş gıdalar vücuttan atılmaktadır. Sindirim vücuttaki madde alışverişinin ilk etabıdır. Bu aşamada vücut dokuların büyüme, yenilenme ve gelişmesi için gereken maddeleri alır. Ancak gıdalarda bulunan protein, yağ, karbonhidrat ve vitamin/mineraller besinlerin içinde bir bütün olarak vücut tarafından benimsenemeyen ve yabancı görülen maddelerdir. Bu nedenle önce bu besinler küçük parçalara kadar indirgenmeli, suda çözülmeli ve emilime hazır amino asitler seviyesine kadar indirgenmeli. Eğer bu gerçekleşmezse başlıca bağırsak yüzeyinde ve diğer dokularda birikim kaçınılmazdır.

Bağırsaklarda hazmın bozulmasında en önemli etken mide salgı ve sularının yetersiz salgılanması (Bu duruma birçok neden gösterilebileceği gibi, mide koruyucu adı altında uzun süre kullanılan mide asit salgılarını bastıran parametreler de unutulmamalıdır). İkinci neden olarak ise sindirim sisteminin herhangi bir organındaki patolojik süreç nedeniyle içeriğinin tahliyesindeki ihlali gösterebiliriz.

Bağırsakların normalleşmesini hedefliyorsak 3 ana başlık ön plana çıkacaktır.
1 – Bağırsakların yüzeyi yıllar içerisinde bir çok atık katmanlarıyla kaplanmış olabilir, öncelikle bu yüzeyi sıyırarak dışa atılımı sağlanmalıdır.
2 – Bağırsak yüzeyi bir çok nedenle yaralanmış olabilir, bu pürüzlü alanlar onarılmalıdır.
3 – Bağırsak yüzeyi ancak denge halinde tutulan canlı biyolojik aktif yaşamı sayesinde gerekli enzimleri üreterek hazım, koruma fonksiyonlarını yerine getirebilir, bu maddenin de gereği olarak da bağırsak yüzeyinde ki mikroorganizmaların sayı ve çeşitliliğini artırmak gerekir.

Eğer canlı bir varlık (bu kavrama büyük, küçük insan, hatta hayvanda dahildir) dışkılama eylemini günde iki üç kez gerçekleştiremiyorsa bu başta bağırsak, karaciğer ve diğer hazım sürecinde görevli organların işleyişinin sağlam olmadığının göstergesidir

Bağırsakları Eski Dışkı Ve Zehirli Birikimlerden Arındırmak İçin Tavsiyeler:

• Öncelikle bağırsakların alttan ılık suyla yıkanması şarttır (Bunun için suyun sıcaklığı elimizle rahat temas edebileceğimiz derecede olmalı, ilk gün gece 0,5 litre suyla yapılmalı, bu işlem için satın alacağınız lavman setinin kabı istifade edilebilir, su bağırsaklara gönderdikten sonra biraz tutmaya çalışmak daha doğru olacaktır, sonrasında dışarıya çıkışına izin verilebilir, bu işlemi yatmaya yakın yapılmasını önermekteyiz)
• İkinci gece aynı işlem 1 litre suyla yapılmalıdır.
• Üçüncü gece boş, yani işlem yapmadan geçirilmeli ve 4. gece aynı işlem 1,5 litre sıcak suyla yapılmalıdır.
• Sonra 2 gece daha işlemsiz boş geçirilmeli, ardından gelen gece aynı işlem 2 litre suyla yapılmalıdır.

Bu şekilde temizlikten sonra doğal olarak günlük dışkılama dürtüleri artacaktır.
İleri yaşlarda, mide / bağırsak normal çalışıyor gözüküyor olsa bile haftada en az bir kez ılık su ile lavman uygulamak gereklidir, çünkü bağırsaklarda dışkıların kısa süreli tutulması bile herhangi bir ağrı göstermeden vücudu zehirleyebilir.

Mide ve Bağırsakların Normalleşmesinde Altın Beslenme Kuralları:

1 – TAZE TÜKETİM
Taze tüketim her zaman ilk altın kuraldır. Yemeklerin uzun süre bekletilmesi bunlarda çürümelerin başlamasına neden olmaktadır. Mümkün olmayan durumlarda en fazla iki öğünlük bekletilsin. Bu noktada özellikle narin ot niteliği (Semiz otu, ıspanak vb.) taşıyan yemekler kesinlikle bekletilmemelidir. Bu maddenin ihlali gerek bağırsak yüzeyinde gerekse de karaciğerde hazmı gerçekleşemeyen atıkların birikimine neden olarak iltihabi yükün artmasına neden olmaktadır.

2 – ÇİĞ BESLENME
Çiğ beslenmeye ağırlık verilmelidir. Çiğ besinlerde daha çok yaşamsal güç bulunmaktadır ve bu denatüre olmamış proteinler, element, iz element ve vitaminler metabolik reaksiyonlara daha aktif katılabilmektedir. Yemeklerinizi hazırlarken mümkün olduğu kadar kaynamanın son aşamalarına yakın sebzelerinizi koymaya çalışın ve onların daha az değişime maruz kalmalarına yardımcı olun.

3 – ÇEŞİTLİLİK
Yemeklerin çeşitliliği ve dengesi önemlidir. Ne kadar çok çeşit ve bir birine zıt besinler aynı öğünde tüketilirse o kadar çok fizyolojik salgı ve enzimin sindirim reaksiyon zincirlerine katılımı zorunlu olur. Sonuçta rantabıl olmayan besin ayrıştırma işlemi sonrası atılamayan yük artışı adaptif bağışıklık sisteminin uyarılganlığını artırmaktadır.

4 – TEKDÜZE BESLENME
Sürekli aynı yemek ve besinlerle beslenmek doğru değildir.

5 – MEVSİMSEL BESLENME
İlk bahar ve yazda beslenmenin ağırlıklı olarak bitki kaynaklı olması, soğuk sonbahar ve kış aylarında ise beslenmeye proteinlerden ve yağlardan besinlerin eklenmesi daha doğru olacaktır.

6 – SINIRLANDIRMA
Beslenmede mutlaka sınır konması şarttır. Çok yiyenler yorgunluk ve hastalıklara yatkın, zinde ve çalışkan olmaktan uzak oldukları her halde herkesin rahatlıkla çevresinde gördüğü bildiği bir gerçektir.

7 – LEZZET ALMA
Yemekten maksimum zevk ve lezzet almak besinlerin en üst düzeyde hazmı için gerekli ön şartlardan biridir. Yemek başında otururken negatif bir atmosfer içinde konuşma veya tartışma yapılmamalıdır, kitap veya mesajlar okunmamalıdır, sadece yavaş ve güzel çiğneyerek, tüketilen gıdadan lezzet alınmalıdır.

8 – DOĞRU KOMBİNASYON
Farklı besinlerin özel karışımı hazmın sağlıklı tamamlanması için şarttır. Doğru olmayan besin birlikteliklerinde bağırsakta fermentasyonların ve çürümelerin artışı görülmektedir ve bu durum intoksikasyona (zehirlenmeye) götürmektedir. Örneğin sütün diğer besinlerden ayrı tüketimine dikkat edilmelidir.

9 – BESLENME ARALIĞI
Yemek arası aralıkların ortalama 6-8 saat olması gerektiğini unutmayın, çünkü mide hazmı 2 saat, bağırsak hazmı 2 saat, karaciğer hazmı 2 saat, dolaşıma geçen besin maddelerinin dokulara taşınması ve aktarımı yine yaklaşık 2 saat sürmektedir. Unutmayın bağırsakların en büyük ilacı onların dinlendirilmesidir. Bunun için bize çok eski bir sağlık tavsiyesi olarak Gündüzünde bir Akşamında bir kez yenmesi bilgisi önerilmiştir.

Bağırsak Problemlerinde İstifade Edilebilecek Bazı Çay Ve Karışımlar

• Bağırsak Regülasyon Çayı
– Barut ağacı kabuğu / 2 Tatlı kaşığı
– Anason meyvesi / 2 Tatlı kaşığı
– Civanperçemi / 1 Tatlı kaşığı
– Hardal tohumu / 2 Tatlı kaşığı
– Meyan kökü / 3 Tatlı kaşığı
– 1 su bardağı Kaynar su
10 dk ağzı kapalı kaynatın ve süzün
Sabah ve akşam yarım bardak çay olarak için, bağırsaklarınızın düzene girmesinde yardımcı olacaktır.
• Meteorizm, bağırsak şişkinlik / gaz çayı
– Kediotu kökü
– Nane
– Mayıs papatyası toprak üstü kısmı
– Nergiz çiçeği
Bütün bu bitkileri eşit oranda karıştırın. Bu karışımdan 1 yemek kaşığı alın ve bir su bardağı kaynar su ile bir gece boyunca termosta bekletin, sonra süzün. Özellikle şişkinlikte günde 3 kez yemekten yarım saat sonra üçte bir su bardağı alın.
• Uzun süren hıçkırıklarda: Bunun için dere otu tohumu önerilebilir. Bu aynı zamanda hazmın kolaylaşmasına ve şişkinliğin giderilmesinde yardımcı olmaktadır. 1 yemek kaşığı dere otu tohumu, 1 su bardağı kaynar su ile ağzı kapalı şekilde 30 dakika bekletin ve süzün. Yemekten 15 dakika önce günde 3 – 4 kez 1 yemek kaşığı tüketin.
• Özellikle yağmur suyu ile yapılan çay tüketimi bağırsak hücre yenilenmesini hızlandıracaktır.
• Eğer mide ve bağırsak şikayetleriniz artış gösterdiyse özellikle orta yaş (20 – 40 yaş) hastalarda kayısı veya fıstık ağacının reçinesini yaklaşık 20 gram olarak sabah ve akşam 2 – 3 ay süreyle tüketin. Tüketimin balla birlikte ve yumuşatılmış halde olması faydasını artıracaktır.
• Ayrıca yine mide ve bağırsak yüzeyinin onarımında elimizin altında güçlü bir İLAÇ olan zeytin yağını sabah aç karnına, akşam yatmadan bir yemek kaşığı kadar tüketimi lezyonların (yaraların) hızlı kapanmasına yardım edecektir.
• Eğer siz genel olarak yüksek kalorili besinler tüketiyorsanız, bu durumda özellikle hazım tam olarak bitene kadar kesinlikle kuşburnu çayı içmemeniz gerekiyor, çünkü bu durum pankreas fonksiyonlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu durumun belirtisi olarak cilt renginde özellikle yüz renginde sararma görülecektir (yüksek kalorili yiyecek sonrası fazla kuşburnu çayı tüketimi gerçekleşirse).
• 3 – 4 gram doğranmış kereviz sapı üzerine 1 litre su dökün, 8 saat ağzı kapalı bekletin ve sonra süzün, günde 3 defa 1 tatlı kaşığı alın.
• Sindirimin iyileştirilmesi için, özellikle yüksek kalorili yağlı proteinli yemeklerden sonra mercanköşk ile kimyon alınması olumlu etki oluşturacaktır. Bu karışımın hazırlanmasında, öğütülmüş birer yemek kaşığı kimyon ve mercanköşk tohumlarının üzerine 1 su bardağı kaynar su ekleyin ve ağzı kapalı 15 dakika bekletin, günde 2 kez yarım fincan tüketin.
• Bütün sindirim alışverişlerinin gerçekleşmesinde aşağıdaki karışımın hazırlanması iyi etki oluşturacaktır:
Bal 625 gram, Aloe Vera 375 gram, Kara/kırmızı üzüm suyu 675 gram. Aloe Vera robotta öğütülecek (aloe dalını kesmeden önce 5 gün boyunca su vermeyin). Hepsini karıştırın. İlk 5 gün günde 1 tatlı kaşı alın, sonra günde 3 kez 1 yemek kaşığı yemekten 1 saat önce almaya başlayın. Kürü 2 hafta ile 1,5 ay arasında devam ettirin.
• 10 g rezene meyvesi bir bardak kaynar suya dökülür, 15 dakika su dolu bir tencerede (benmari usulü) ısıtılır, oda sıcaklığına kadar soğutulur, süzülür ve elde edilen mayi hacmini 200 ml’ye (bir su bardağı) suyla tamamlanacak. Mide hazımsızlıkları düzelene kadar gün boyunca eşit miktarlarda içilir.
• Bağırsakların regülasyonunda bir başka karışım olarak:
15 gram rezene meyvesi
15 gram eğir otu rizomu
20 gram kediotu kökü
20 gram nane yaprağı
30 gram mayıs papatyasını karıştır. Bu toplam karışımdan 10 gram alın ve üzerine bir bardak kaynar su dökün ve kapalı bir emaye kapta 15 dakika boyunca bir su banyosunda (benmari usulü) tutun. Elde edilen hacmi bir bardağa ulaşana kadar suyla tamamlayın. Yemeklerden sonra günde 3 defa 3/4 su bardağı içilir. Elde edilen bu sıvı vücutta ki iltihabı azaltır, sindirimi normalleştirir. Bağırsaklardaki ağrı / kramp 2 hafta sonra duracaktır.
• Hangi hastalık olursa olsun tedavi öncelikle mide ve bağırsaklarının temizlenmesinden başlanmalıdır. Bunun için kesilmiş sütün arta kalan suyunu bol tüketerek bağırsak yüzeyinin normalleşmesine yardım edebiliriz.

Bu bilgi ve tavsiyeler Ankilozan Spondilit ve Romatoid Artrit hastaların özelinde olmakla birlikte genelinde tüm hastalık ve hastaları bilgilendirme- bilinçlendirme noktasında besin bazlı yapılan hatalar üzerine dikkat çekmek içindir. Çünkü eğer biz bu hastalıklarda ne kadar da kalça, eklem gibi bölgelerde sorun olduğunu söylesek de, bu durumun sindirim sistemi ile irtibatını bilmeyen ve duymayan kalmamıştır diye düşünüyoruz. Unutmayalım ki bu klinik vakalarda enflamatuar bağırsak tutulumu (ülseratif kolit vb.) neredeyse kaçınılmazdır. Tedaviyi elbette ki sadece bu tavsiyeler üzerine kurgulayamayız. Tüm bilgilerin paylaşımı için geniş zaman ve zemine ihtiyaç vardır. Dikkatinizi sağlığınıza çektiysek bu bile yeterlidir.

Unutmayalım Mide / Bağırsak yani sindirim sisteminin bakımı bu tavsiyelerin ötesindedir.

Bir sonraki eğitim bölümünde Ankilozan Spondilit, Romatoid Artrit vakalarında diğer önemli atılım yollarından olan karaciğer ve böbrek üzerinde durulacaktır.

İleriki eğitimde iç organların mekanik yapılarımız, özellikle kalça, boyun ve diz üzerine etkileri üstünde duracağız.

www.drceyhunnuri.com

HAMİLELİK VE SAKROİLEİT

Bel ağrısı ilk önce bel fıtığını akla getirse de bu bölgeyi ilgilendiren diğer sorunları da hatırlamamızı gerektiriyor. Hiçbir patoloji yalın / tekil formda seyir gösteremez. Genel olarak BEL AĞRISI kavramı kapsamında lomber (bel) omurgalar, devamında da kalça ve leğen kemik / bağları da dikkate alınarak detaylı değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.

Sakroiliak eklem (sakrum / ileum arası) sabit gibi zannedilen ancak hareketli olan bir eklemdir. En önemli görevlerinden biri omurga / kalça / bacaklar arasında yük transferinde denge rolünü oynamaktadır. Omurga boyunca iletilen yük sakrum üzerinden pelvis kemiklerine aktarılmaktadır. Bu görevi denge halinde sürdürebilmesi için bu eklemin ön ve arkasında önemli bağlar (Anterior Sakroiliak Lig., Posterior Sakroiliak Lig. vb.) var. Leğen ve kalça bölgesinde oluşan yapı gücünü GERGİN (fizyolojik bir durum) haldeki bağlardan almaktadır.

Sakroiliak küçük bir eklem olmakla birlikte aşırı yük altında kalmaktadır. Bu görevinden dolayı yanlış yük aktarımı ile birlikte en küçük etkilenmeden dahi haberdar olmamız için ağrıya çok hassas yapıdadır. Bu durum onun bel ağrısına sebep olan eklem olarak bilinmesine neden olmuştur. Ağrı genellikle eklemin arka yüzeyinde hissedilmektedir ve ağrı buradan başlayarak kalça ve dize yayılarak YANSIYAN ağrı oluşturmaktadır.

Sakroiliak eklem, arasında boşluğu/ mesafesi olan bir yapıya sahiptir. Ancak terazi ve bağ GERGİNLİĞİNİN ortadan kalkması ile birlikte sağ veya sol ekleme (toplumun genel çoğunluğunda sağ eklem) daha fazla yük binmektedir. Sonuçta bu eklem aralığı daralarak sürtünme – enflamasyona, zamanla kaynayarak fibröz / kemik yapıya dönüşebilmektedir. Bu gelişme vücut yapımızı kaçınılmaz deformasyonlara doğru götürmektedir (süspansiyonu bozulmuş ve aşırı yük / gücü aktaramayan araçların zarar görmesi gibi).

Sakroiliak eklem problemi kadınlarda daha çok olmak üzere her iki cinste de görülmektedir. Bu problemin ortaya çıkmasında birçok neden vardır. Ancak bu pasajda özellikle karın kaslarının bu klinik tablonun oluşmasındaki rolünden bahsetmek isterim.

KARIN ÖN DUVARINI oluşturan kas yapılarımız (rectus abdominis, transeversus abdominis vb.) birçok nedenle zayıflayabilmektedir:

-Yanlış oturma (Karnın masaya dayanarak iş yapılması, ders çalışılması vb.)

-Kadınların mutfakta yanlış duruşları (mutfak tezgahına karnını dayayarak iş yapması)

-Uzun süre ayakta kalmak

-Ara vermeden sık ve ağır spor yapmak

-Aşırı şişmanlık nedeni ile karın kaslarının zayıflaması

-HAMİLELİK ne deniyle karın kaslarının gevşemesi

-Ağır yüklerin sürekli veya kaldırma tekniklerine riayet edilmeden kaldırılması vb.

Bu durumlar aynı zamanda sakroileit (eklemin iltihaplanması) tablosunun da ilerlemesine ve ağırlaşmasına neden olmaktadır.

 

Karın kaslarının gerginlik / dikliği /kasılması PELVİSİN (leğen) kemiklerinin dik durmasını sağlamaktadır. Bu sakroiliak eklem mesafesinin açık kalmasını sağlayan en önemli fizyolojik parametrelerden biridir. Bu ön koşul ortadan kalktığında sakroiliak eklem mesafesi daralmaktadır ve ağrıya hassasiyet artmaktadır. Hamilelikte artan bel ağrısının en önemli nedenlerden birisi budur. Ayrıca hamileliğin ortalarından itibaren hamilelik hormonlarının da etkisi ile eklem kıkırdakları yumuşak kıvam alarak pelvik kemiklerin daha hareketli olmasına olanak sağlar. Bu durum özellikle ön tarafta pelvik kanatların genişlemesine ve dolayısıyla arka tarafta sakroiliak eklemin daralmasına yol açabilmektedir.

Doğum sürecinin yaklaşması ve doğum eylemi ile birlikte ön taraftaki açıklık daha da artmaktadır. Bu fizyolojik süreç tamamlandıktan sonra eğer genişlemiş batın ve gevşemiş karın kaslarına yönelik disiplinli toparlanma programı uygulanmazsa arka kompartmandaki sakroiliak eklem üzerine dengesiz yük binmeye devam edecektir. Bu kemik ve eklem yüzeyinin erozyonu (aşınmasına) ve eklem çevresindeki bağların sertleşmesine doğru götürebilir.

Sakrum kemiği ile belin beşinci omurunun birleşme yerinde öne doğru doğal bir çıkıntı (promotorium) oluşmaktadır. Bu çıkıntı sayesinde arkaya doğru bakan 120 derecelik bir açı oluşmaktadır. Bu açıya bağlı kadın pelvisi daha yatık pozisyon almaktadır ve bu duruş doğuma daha uygun bir durum hazırlamaktadır. Karnın öne doğru gitmesi bel çukurunun (lordozun) artmasına ve dolayısıyla açının değişmesine ve sakrumun daha arkada yer almasına neden olmaktadır. Sonuçta hamilelik ve doğum olumsuz yönde etkileneceği gibi sakroiliak eklemin sıkışmasına neden olacaktır.

Hamilelik süresince ve özellikle doğuma yakın son evrelerde İYİ NİYETLE bilinçsizce önerilen sürekli yürüyüşe çıkın önerisi karşısında anne adaylarının AĞRIYA-AĞRIYA spor yapmaya kalkışmaları enflamatuar (eklem iltihaplanması) sürecin kronikleşmesinden öte bir sonuç doğurmayacaktır.

Anne adayları giydikleri ayakkabılarının (özellikle sol) bozulmuş / yana yatmış hallerini incelesinler veya yürüyüş eylemlerini arkadan, önden, herhangi plandan videoya çeksinler. Eğer hareket esnasında gluteal (kalçalar) bölgede sağ-sol bacak hareketleri esnasında gereğinden fazla aşağı-yukarı salınım / çökmeler yaşanıyorsa bilinmelidir ki bu yürüyüş onlara zarar verecektir.

Çünkü gevşek kalça ve ayak bileği bağlarından dolayı bilateral (çift taraflı) güç dağılımı olmayacak, örneğin 70 kg bir beden %50 – %50 bacaklara yük bindirmesi gerekirken her adımda tüm vücut ağırlığı sırasıyla bir bacağa binecektir, zamanla sakroiliak eklemde daralma, ayak bileği çevresinde ödem kaçınılmazdır.

Bunu kalçanın ortasında ağrı, diz iç tarafında ve ayak dış tarafında ağrı olarak hissetmeye devam edecektir. DOĞRU YÜRÜMEYİ destekleyen yapısal düzensizlik giderildikten sonra yürümek için hiçbir engeliniz kalmayacaktır.

Eğer hamilelikte bebeğin ağırlığı nedeniyle bozulan anne postürü düzeltilmez ve süreç doğum sonrası döneme de aktarılırsa sakroiliak eklem sürekli aşınmaya maruz kalacaktır. Bu durum MR ve diğer görüntüleme tekniklerinde ilk safhalarda eklem çevresinde hafif bir ödem vakası gibi lanse edilse ve ihmale uğrarsa zamanla enflamatuar süreç eklemin kemikleşmesi /kaynaması (ankiloz) ile SON bulacaktır.

Hamilelik esnasında ‘ANNE’ye bu ağrıların “normal ve doğal” olduğu belletilse de fizyolojik sınırlardan uzaklaşma etyopatogenezi (nedenleri) gözden geçirildiğinde bu konforu bozucu duruma katlanmak gerekmediğini anlayacağız.

Hamilelik esnasında, doğacak bebeğe karşı hassasiyetlerden dolayı gereken tedbirler alınmamış olsa bile doğum sonrası annelerin bağlarındaki laksite (gevşeklik) mutlaka giderilmelidir. Çünkü hamilelik süresince aşırı hareketten kaçınmalar ve sık-sık dinlenme kalça dengesizliği ile birlikte kısmen ciddi sorunlara yol açmayabilir. Ancak doğumdan sonra aktif yaşamın başlaması ile birlikte süreç hızla ilerleyerek birkaç ay içerisinde kalça bel omurga sorunlarına yol açabilmektedir.

Değerlendirdiğimiz bu klinik yaklaşım Ankilozan Spondilite yatkınlık oluşturan yollardan sadece biridir ve kesinlikle ihmal edilen bir durumdur. Hamile / Doğum Sonrası Anne Bakım Çalışması ile mutlaka önlenmelidir.

Dr. Ceyhun NURİ

ANKİLOZAN SPONDİLİT VE BAĞLARDAKİ GEVŞEKLİK başlıklı Dr. Ceyhun NURİ’nin güncel yazısı Ankara Life Dergisi – Haziran 2018 / Life Sağlık köşesinde yayında.

ANKİLOZAN SPONDİLİT VE BAĞLARDAKİ GEVŞEKLİK

3 aydan uzun süren, bel/kalça bölgesinde egzersiz / hareketle hafifleyip, istirahatte ve özellikle sabah tutukluğu-ağrı ile seyir gösteren, periferik eklem ve muskuloiskeletal sistem dışı tutulumlarında klinik tabloya eşlik ettiği Kronik Sistemik İnflamatuar Romatizmal bir hastalıktır Ankilozan Spondilit.

 Bu tanımı geçen yazımızda verdik ve asidozun ankilozan spondilit klinik tablosunun oluşumunda etkisi üzerinde durduk. Bu yazıda ise gerek Ankilozan Spondilit tablosunun oluşmasında, gerekse de TEDAVİ ENGELİ olarak ligament (bağ) laksitesinin (gevşeklik) önemi üzerinde duracağız.

 Biz YARA kelimesini duyduğumuzda bunun sadece ciltte bütünlüğün bozulması ile ortaya çıkan bir durumu anlarız. Ancak VÜCUT İÇİNDE, gerek ameliyatlardan sonra organ ve yapılar arasındaki yapışıklık olsun,  gerekse de eklem yüzeyinde akut yaralanma veya kronik nedenlerle aşınma kastedilsin, bütün bu durumlar YARA teriminin kapsamına girmektedir.

Ankilozan Spondilit özellikle omurga ve kalça bölgesinde belirti ve bulgularla kliniğini ortaya koyan bir hastalıktır. Leğen kemiklerimizle kalça kemiğimizi birleştiren eklem (sakroiliak) yüzeyinde başlayan iltihabi (enflamasyon) süreç süregenlik arz etmesi eklem/çevre yapı yüzeylerinde kronik soyulma/yırtılma/aşınma ile birlikte daha yukarı omurga ve diğer yapıları da etkileyecek bir seyir izlemektedir.

 Hastalık tedavisi HEKİMLİK öğretisi gerektirir.

Sürecin (birkaç yıl) uzaması ile birlikte hastaların hareket, sportif faaliyet ve günlük işler sonrası artan kalçadaki ağrı şikayetinin olması, sağlık otörleri tarafından kliniğin mekanik problem olarak düşünülmesine neden olmaktadır. Bu düşünce ve anlayış doğru olmakla birlikte, problemin kaynağının tespiti noktasında gereken girişim ve tedbirleri maalesef beraberinde getirmemekte, sonuç olarak klinik vakaların baskın çoğunluğunda YANSIYAN AĞRI ile uğraşılmaktadır (Pelvik/leğen bölgedeki düzensizliğin boyun bölgesindeki kasların (m.trapezius) kasılmasında sadece üst servikal (boyun) adalelerin gevşetilmesi ile uğraşılması gibi). Bu bakış açısı gerek klasik tıbbi bakış açısında, gerekse de yeni öğrenilmeye çalışılan doğal koruyucu yaklaşımlarda da yanlış çözümlerin ortaya konmasına neden olmaktadır (Antienflamatuar ilaçlar, tetik nokta tedavisi, kalça eklemine PRP /CGF uygulanması gibi sadece şikayetin olduğu bölgeye yönelik doktorluk öğretileri).

Eski yaklaşımda (1960) ağrı oluşum modeli öğretisinde bir bölgede ağrı oluşabilmesi için öncelikle myofasiyal sendromun yani akut veya kronik nedenlerle kaslarda travma yaşanmalıdır, sonra o bölgedeki kaslar sertleşir ve triger point (ağrılı tetik noktalar) gelişir, sonuçta çevre bölgelere ağrı yansımaya başlar.

Yeni ‘Ağrı Oluşum Modeli’nde ise ağrı şikayetinin oluşması için ise öncelikle kemiklerimizi birbirine bağlayan ligamentlerde (bağlarda) gevşeklik (laksite) olmalıdır. Bu durum iki kemik arasındaki eklemin bütünlüğünü koruyamamasına (instabilite) neden olarak eklemi çevreleyen kapsülde, esnekliği sınırlı olan sinirlerin gerilmesi ile ağrı ve kemiğe tutunan kaslarda spazma neden olmaktadır. Nöronlarda (sinir) birincil yaralanmaya bağlı olarak ikincil olarak ödem gelişir ve travmatik baskının devam etmesi halinde hasarlı bölgede ağrı, komşu yapılarda yansıyan ağrı ve nöropatik ağrılarla klinik daha da derinleşir. Uzun süre (6 ay) bağ /eklem gevşekliğinin devam etmesi eklem yüzeyinde dejeneratif (yıkım/bozulma) değişimlerin başlamasına neden olmaktadır. Sonuçta ağrı ve enflamatuar tepkinin artması kaçınılmazdır. Sürecin devam etmesi ve sürekli enflamatuar tepkiye maruziyet eklem çevresindeki ligament (bağ), tendon (kiriş), kartilaj (kıkırdak) dokunun kireçlenmesine ve sonuçta fibröz (bağ/kiriş) dokuların kemikleşmesi ile yeni kemik dokuların oluşmasına neden olacaktır.

Önemsemediğimiz her türlü ani (akut) veya uzun süre (kronik) devam eden travma, aşırı kullanım veya ağrı şikayeti mevcutken “iyi gelsin” diye yaptığımız sportif faaliyetler ligament (bağ), tendon(kiriş), kartilaj (kıkırdak), fasyalarda (zarlarda), dolayısıyla eklem yüzeylerinde dejenerasyonların meydana gelmesine neden olacaktır. Sonuçta gücünü GERGİN bağlarından alan vücut yapımızın stabilitesi bozulacaktır.

Ankilozan spondilit hastaları uzun süre ‘LOMBER HERNİ’ (bel fıtığı) teşhisi ile birçok tedavi merkezine başvurmaktadır. İlerleyen süreçte fıtık teşhisinden vazgeçilerek çekilen MR’da kalça ekleminde ‘SAKROİLEİT’ yani leğen kalça kemiklerini birleştiren eklem yüzeyinin iltihabı (enflamasyon) tespiti ile takibe alınırlar. Bu takip sadece kalça ekleminin izlenmesinden ibaret olup esas etyopatogeneze yönelik olmadığı için ‘SAKROİLEİT’ iltihap tablosu yerini kireçlenmeye ve son olarak kemik ankilozu ile klinik oturur.

Hastaya kalan ise ‘hareket kısıtlılığı, kemik ve eklem alanlarında sürekli ağrı’ olacaktır.

Ayak bileği iç bağları dış bağlarına kıyasla daha kuvvetli bağ ağı oluşturmaktadır. Bu nedenle inversiyon (ayak bileğinin içe dönmesi) burkulmaları daha sık yaşanmaktadır. Klasik öğretinin sık gözden kaçırdığı noktalardan biridir bu tablo. Ankilozan Spondilit vakalarının baskın çoğunluğunda ayak bileğinin dış bağlarında meydana gelen laksite (gevşeklik) ve buna bağlı olarak ayak bileği dış tarafında (lateral malleol) çevresinde palpasyonla (dokunmakla) ağrı, ödem, yürüyüş paterninde ayak dışa bası eyleminin artması dikkat çekmektedir. Uzun vadede, örneğin sol ayak bileği dış bağlarında meydana gelen gevşeklik ve bu klinik tabloya özellikle aynı taraf femur başı (kalça başı) çevresindeki bağlarında gevşekliğinin eklenmesi ile yürüyüş eylemi bozulmaya başlayacaktır. Hasta yürüme fazında gevşeklik olan ayak ve kalçasından güç alamadığı için kalça (zıt kalçada) çevresindeki kasların kasılmasına ve özellikle karşı taraf leğen kalça eklem (sakroiliak ) aralığında daralmaya ve eklemin beslenmesinin bozulmasına neden olacaktır. Bu süreç eklem aralığında ve çevresinde enflamasyonla sonuçlanacaktır. Bu tablo doğal olarak omurgaların da (vertebra) stabilitesini bozarak kemiklere tutunan bağların yapışma yerlerinde entesopatilerin (tutunma yerlerin iltihabı) gelişmesini de kaçınılmaz kılacaktır.

İltihap (Enflamasyon) Akut (Ani) Gelişen Yaralanmalar Karşısında Yaraların Onarımı İçin Hayati Öneme Sahip Fizyolojik Bir Süreçtir!

 Dokuların gerek akut gerek kronik olaylar karşısında destrükte (yıkım) olması durumunda vücudumuzun fizyolojik olarak onarım (rejenerasyon) için ortaya koyduğu cevaplardan birisi enflamasyondur.  Akut olarak başlayan enflamasyon eğer BOZUCU ODAK ortadan kaldırılmazsa süregen hale gelmesiyle sınırlarını korumayan, iyileşme safhasını taşan düzeyde yıkıcı kronik iltihaba dönüşecektir.

Ankilozan Spondylit %96 HLA -B27 geni ile beraberliği mevcut, yani genetik bir hastalık olduğu üzerinde duruluyor. Ancak bu bilgi bugün otörler tarafından şüphe ve soru işareti ile karşılanmaya başlandı. Sebebi ise immün sistemin DOĞAL İMMÜNİTE’den (fizyolojik tepki) uzaklaşarak ADAPTİF İMMÜN (problem karşısında ki vücudun bağışıklık tepkisi) yanıta geçmesi ile sitokinlerin (hücrenin bağışıklık fonksiyonlarını düzenleyen proteinler) aşırı ve orantısız salınımına karşı verilen hücresel yanıt hedef dokularda gen ekspresyon (gen ifadesinin düzenlenmesi) cevabı ile sağlanmaktadır. Yani dokular süregen aşırı uyarımlara karşı fonksiyon ve yapı değişikliğine giderek olumsuz şartlara karşı adaptif proliferasyon (uyum gelişimi) gösterirler. Bu bilgiler bizi hastalık kliniğinin oluşumunun baskın çoğunlukta ADAPTİF İMMÜN yanıtın neticesinde olduğu kanaatine götürmektedir.

Tedavi sürecinin yönetiminde eflamasyonun kontrolünün sağlanması ve reperasyon (onarımı) evresinin başlatılması gerekir. Bu hastalıkta enflamasyon süreci fibro-osseoz (bağ-kıkırdak-kemik) birleşkede başladığı için öncelikle bu alanlara biyolojik yanıtı değiştirecek proinflamatuar (iltihabı başlatan) immün hücrelerin çekilmesini azaltan ve lokal olarak aktive olmuş makrofajlardan salınan büyüme faktörlerinin miktarlarını artıran protokollerin izlenmesi ana hedef olmalıdır. Entezis (kemiklere yapışma noktaları) bölgelerindeki bağ dokusunun temel hücreleri olan fibroblastların uyarımı sağlanarak bölgesel rejenerasyon sağlanmalıdır.

Ligament Laksitesi (bağ gevşekliği) sadece ankilozan spondilit kliniğine sınırlı bir konu değildir. Ayrıca diğer tüm enflamatuar hastalıkları (Hashimoto, Romatoid Artrit, SLE vb.) yakından ilgilendirmektedir. Çünkü bu hastalıklar ADAPTİF İMMÜN yanıtının aşırı artması ile karakterize klinik tablolardır. Bu durumda her seviyedeki YARA’nın kronik seyri enflamatuar tepkinin normalize olamadan devam etmesine neden olacaktır.

 

Eklem yüzeyindeki yara iyileşme süreci doğru yönetildiği taktirde ankilozan spondilit kliniği kontrol altına alınarak hem mekanik eklem seviyesinde, hem de ‘immün yanıttaki normalleşme’ ile birlikte hastalık iyileşme paterni yakalanabilir.

Dr.Ceyhun NURİ

ANKİLOZAN SPONDİLİT VE ASİDOZ başlıklı Dr. Ceyhun NURİ'nin güncel yazısı Ankara Life Dergisi - Nisan 2018 / Life Sağlık

ANKİLOZAN SPONDİLİT VE ASİDOZ

3 aydan uzun süren, bel/kalça bölgesinde egzersiz / hareketle hafifleyip, istirahatte ve özellikle sabah tutukluğu-ağrı ile seyir gösteren, periferik eklem ve muskuloiskeletal sistem dışı tutulumlarında klinik tabloya eşlik ettiği Kronik Sistemik İnflamatuar Romatizmal bir hastalıktır.

Klasik söylemde “Hastalığın Nedeninin Bilinmediği” belirtilmekle beraber, kliniğin seyrinde tutulum karakteristiğinden bahsetmek gerekir. Ankilozan Spondilit ve diğer spondiloartropatilerin belirleyici özelliği, kemiklerle tendon (kiriş) ve ligamentlerin (bağ) birleşim noktalarında (entezis) kronik enflamatuvar reaksiyonun (entesopati) oluşmasıdır. İltihabi sürecin uzun süre tekrar ediyor olması etkilenen bölgede ağrıların ortaya çıkmasına neden olduğu gibi, ligament ve tendonların sürekli enflamatuvar sürece dahil olmaları kireçlenmelerine ve zamanla yeni kemikleşmiş yapıların ortaya çıkmalarına neden olur. Örneğin kalça eklemi (sakroiliak) gibi kısmen oynak olan fibrokartiloginöz birleşke de klinik tablo kemik ankilozu ile neticelenir, omurga aralarındaki (intervertebral) ligament, anulus fibrozisin kemiklerle birleşim yerlerinde entesopatiler gelişirse, bambu kamışı olarak da adlandırılan vertebra (omurga) aralarında ince kemikleşmelerin (sindesmofit) gelişmelerine neden olabilmektedir.

* Bu bilgiler belde oluşan ağrıyı veya aşil tendon enflamasyonuna bağlı baldırdaki ağrıyı açıklayabilir, ancak klasik anlayış Enflamasyon Oluşum Sürecini aydınlatan doyurucu bir öğreti ortaya koymuş değildir!

*Hastalığın sinsi bir şekilde başladığı belirtiliyor, bu noksan bakış açısıdır. Gerçek şudur ki; vücudumuz henüz yapısını değiştirmeden önce her gelişmeyi ve her farklılaşmayı bizlere bildirmektedir, tek sorun biz bunu göremiyor ve okuyamıyoruz.

Bu yazının, enflamasyon oluşum nedenlerinden birinin üzerinde durarak ‘Ankilozan Spondilit’in temeli ve progresyonunun (ilerleme) anlaşılmasına ışık tutacağı kanaatindeyim.

Bakış açımızı klasik anlayışın dışına çıkarak tekrar düzenlersek:

- Genetik alt yapı, hastalık oluşumu ve duruma protektif (koruyucu) onarım yaklaşımı
- Eklem Enflamasyonu ve Bağırsak Disfonksiyonu
- Tensegriti yapı bozulması ve sakroilit
- Bağ dokusu ve asidozun etkisi
- Sürrenal bez, stres, kortizon, nöradrenalin salınımı, enflamatuar tepkide orantısız artış gibi daha birçok yeni başlıkların açıklanması gerektiğine inanıyorum. Bu yazımızda ASİDOZ ve tedavi önündeki engelleyici yönü üzerinde duracağız.

Asidoz ve Enflamasyon

Vücuttaki dengenin (Homeostazis) korunması birçok parametrenin beraber / koordine çalışmasına bağlıdır.

Vücudumuzda çok az miktarda bulunan hidrojen (H+) iyon konsantrasyonu asit baz dengesini sağlamaktadır. Organizma sıvılarında bu iyonun minimal değişikliği, beraberinde fizyolojik regülasyon mekanizmaların değişimini tetikleyerek bir kısım enzimatik reaksiyonların başlamasına neden olmaktadır.
Hidrojen iyon konsantrasyonunun sıvı ve dokularda ki artışına ASİDOZ, azalmasına ise ALKALOZ denilmektedir. Vücut sıvılarında ki H iyon konsantrasyonunu simgelemek için pH sembolü kullanılmaktadır, bu değer yükseldikçe ortam alkali olurken, düşüşü ise sıvının asitleştiğini belirtmektedir.

İnsan sağlığının korunması için pH değerimiz sürekli sabit (pH 7,4) tutulmak zorundadır. pH (asit/baz) dengesi, HCO3 (karbonat) ve CO2 (karbondioksit) değerlerinin korunmasına bağlıdır. Eğer bunlardan bir veya her ikisinde de değişim başlarsa asit-baz bozukluğu meydana gelmektedir. Bu dengenin sağlanmasında özelde akciğer-böbrek, genelde ise tüm organların ve dengeleyici sistemlerin (tampon) koordinasyonu gerekir. Asidik iyonlar akciğer ve böbrekler vasıtasıyla dışarı atılır, eğer bu atılım gerçekleşmezse vücutta birikim başlar.

Hücrelerin metabolik reaksiyonları ve enerji üretimi esnasında sülfirik asit, fosforik asit, karbonik asit, asetik asit gibi asidik maddeler oluşmaktadır. Eğer bu duruma bizim tükettiğimiz asidik yükü yüksek gıdalar da (taze peynir, şekerli/unlu, sigara, alkol, çay/kahve vb.) eklenirse ve bu pH dengesindeki asitleşmeye kayma düzeltilmezse kronik hastalıkların oluşumu kaçınılmazdır.

Dışarı atılamayan asidik iyonlar, tampon sistemleri ve mineraller (magnezyum, klor, sodyum, kalsiyum vb.) tarafından nötralize edilmezse bağ dokusunda birikerek vücut tarafından atılmayı/temizlenmeyi bekleyecektir. Asidozun süregen hal alması bölgesel kan dolaşımının (özellikle kapiller (kılcal)) azalmasına ve dokuların beslenmesinin yetersizliğine neden olmaktadır. Çünkü asitleşme hücrelerin elastikiyetini kaybederek sertleşmesine neden olmaktadır (eritrositler (kırmızı kan hücresi) sertleşir), katılaşma ile birlikte dokulara oksijen ve besin transportu yetersiz olacaktır. Ayrıca pH değerinin düşmesi kanın vizkozitesini (koyuluğunu) artırmaktadır. Kıvamı artan kanın damarlardaki (ince/dar kapiller, lenfatik dolaşım) dolaşımı yavaşlayacaktır.

Kronik asidik yük artışı nötralize edici minerallerin hızla tükenerek hücre rejenerasyonunda (onarımında) önemli yapı taşlarının eksilmesini beraberinde getirmektedir.

Fizyolojik olarak sürekli dengelenen asit-baz regülasyonundaki bozulma ile birlikte enflamatuar yükün artışı tırmanacaktır. Sonuçta yabancı girdiye karşı kontrollü başlayan enflamatuar tepki aşırı ve orantısız tahrip edici reaksiyona doğru kayma gösterecektir.

Ankilozan Spondilit ve diğer dejeneratif kas iskelet sistemi hastalık kliniklerinde eklemlerin alkali yapıya sahip kıkırdak doku, ligament (bağ), kirişlerin (tendon) asidik tuzlarla (laktik asit, fosforik asit, asetik asit, sülfürik asit vb.) yüklenmesi bu bölgelerde oluşan ağrının temel nedenlerinden biridir. Yapıların çevresindeki dolaşımsal problemlerde (venöz kanın yani metabolik atıklardan zengin, oksijenden yoksun hafif asidik yapıya sahip sıvının eklem çevresinde göllenmesi) kronik enflamatuar tepkiyi artıracaktır.

Ankilozan Spondilit kliniğinde sakroiliak eklemin enflamasyonu ile başlayan sürecin kronik seyir almasında ‘Asid-Baz’ dengesinin optimal değerlerden (pH 7,35-7,45) uzaklaşarak asidoza kayması önemli ve mutlaka düzeltilmesi gereken predispozan (hazırlayıcı) faktördür.

Asidoz, hücre seviyesinde hastalık oluşum pentat (beşli) mekanizmasından biridir. Enflamatuar tepkinin baskılanmadan fizyolojik seviyeye getirilmesi, Ankilozan Spondilit ve diğer enflamatuar - dejeneratif vakaların kronik ilerlemesini durdurarak tamamen iyileşme paternine (sürecine) girmesini sağlayacaktır.

Çözümsüz gibi nitelendirilen immün sistem tabanlı otoimmün hastalıklar semptomatik (belirti) odaklı değil, hücre seviyesinde başlayan hekimlik anlayışı kapsamında rasyonel irdelendiğinde olumlu sonuçlar verecek, yaşam kalitesinin artması sağlanacaktır..

Dr. Ceyhun NURİ

Ankilozan Spondilit Hakkında Bilgi ve Demeçler

Ankilozan Spondilitte Omurga ve Bağ Dokusunun Beslenme / Onarımında Etkili Vitaminler
 
Bu kısa makalede kemik kas ve ligamentlerin (bağların) fizyolojik fonksiyonlarını gerçekleştirirken etkin olan kalsiyum emilimine, kollajen sentezine ve normal protein metabolizmasına katkıda bulunan vitaminler üzerinde duracağız.
 
Başlamadan belirtmek isterim ki; vitaminlere ait genel bilgi verilmeyecek, sadece konumuzla ilgili bölümler üzerinde durulacaktır.
 
A GRUBU VİTAMİNLER
 
Kemik gelişim ve değişimi için kesinlikle ihmal edilmemesi gereken bir vitamin grubudur. Hayvansal (Retinol) ve bitkisel (Karoten) gıdalardan alınabilen iki farklı kaynaklı vitamindir.
 
A Vitamini Faydaları:
- Kemik dokusunun organik yapı kısmını oluşturan kollajen teller, osteositler, osteoblastlar ve osteoklastların yapım ve onarımında önemlidir. Bu sert dokunun rejenerasyonunda (yeniden yapılanmasında) görevli.
- Gece körlüğü dahil Ankilozan Spondilit kliniğinde azımsanmayacak seviyede göz iltihaplanması (üveit) vakalarında kötü progressyonu (ilerlemeyi) durdurmaya yardımcı olmaktadır.
 
A Vitamininin Bulunduğu Besinler:
 
Ağırlık olarak hayvansal gıdalarda bulunmakla birlikte bitki kaynaklı besinlerden de alınabilmektedir.
 
Hayvansal A Vitamini Kaynakları:
- Süt Ürünleri (Eski/Bekletilmiş Peynir, Ev Yoğurdu)
- Hayvansal Yağlar (Balık Yağı, Tereyağı)
- Sakatat (Karaciğer, Böbrek)
- Yumurta
 
Bitkisel A Vitamini Kaynakları:
 
- Kavun, Karpuz
- Havuç, Kabak, Patates, Kırmızı Biber
- Ispanak, Pırasa, Maydanoz, Pazı
- Brokoli
- Mercimek, Bezelye
- Greyfurt, Elma, Üzüm
 
Bilmemiz gereken nokta; bitkisel A Vitamini kaynakları Retinol denen A Vitamini türevinin eksikliğini gidermede yeterli değildir.
 
Özellikle omurga, kas-iskelet sistemi problemlerinde sadece vejeteryan menülerle beslenmek kesinlikle yanlış gıda tüketim şeklidir.
 
Yukarıda sayılan sebze ve meyvelerin tüketimi mümkün olduğu kadar yağlarla birlikte olmalıdır, çünkü A Vitamini yağda eriyen yapıya sahiptir.
 
Mümkün olduğu kadar salatalara bol zeytin yağı ekleyin. Rendelenmiş havuç ve elma üzerine süzme yoğurt ekleyerek tüketin. Haşlanmış brokoli üzerine tereyağı ekleyerek tüketin. Bu tüketim tarzı yağda eriyen A Vitamini emilimini artıracaktır.
 
B GRUBU VİTAMİNLER
 
Bu grup içerisine B1(tiamin), B2(riboflavin), B3 (niasin), B5 (pantotenik asit) vb. girmektedir. Bütün bu vitaminler suda çözünmektedirler.
 
B Vitamininin Ana Kaynakları:
 
- Et, Böbrekler ve Karaciğer
- Karabuğday ve Yulaf Ezmesi
- Çavdar Ürünleri
- Süzme Yoğurt
- Badem, Fındık
 
B12, B6 Vitamininin uzun süre kronik olarak düşük alımı diğer kemik ve bağ dokularla yakın ilişkisi bilinen vitaminler gibi başta osteoporoz ve diğer kemik yapım ve yıkım aşamalarında problemlerin ortaya çıkmasında predispozan (hazırlayıcı) faktörlerdir.
 
B12, sinirlerin çevresini saran miyelin kılıflarının yenilenmesinde önemlidir. Bu kılıflar sinirler boyunca sinyallerin iletilmesini sağlar. Gerek mekanik sorunlar nedeniyle sinir ve beraberinde sinir kılıfı baskı altında kalarak (siyatik sinirin sıkışması vb.) tahrip olsun, gerekse de beslenme sorunlarında B vitamin komplekslerin alımının azlığına bağlı veya yumuşak dokulara karşı gelişen enflamatuar reaksiyonlara (vaskülit, tendinit, bursit vb.) bağlı olsun, sonuçta nörolojik fonksiyonlar etkilenerek nöropatik ağrı, sızı, huzursuz bacak gibi el ayak parmaklarında uyuşmalar, his kayıpları oluşacaktır. B vitamini, miyelin kılıfların onarımını destekleyerek genel klinik tablonun çözümlenmesinde destek sağlar.
 
B12 Vitamini, homosistein metabolizmasında önemli bir kofaktördür (biyokimyasal dönüşümlerde yardımcı madde). Özellikle B12 Vitamin ve folik asit düşüklüğünde Homosistein seviyesinde artış görülmektedir. Homosistein vücutta üretilen bir aminoasittir ve kırmızı etin son ürünüdür, eğer homosistein metabolizmasında problem yaşanırsa damar sertleşmesinde (ateroskleroz) artış olmaktadır, sonuçta dokuların dolaşım ve beslenmesi bozulacaktır. Ayrıca Homosistein yükselmesi ile birlikte kollajenin çapraz bağlarını bozarak, kemiklerin mineralizasyonu ve matriks yapısınında bozulmasını netice verecektir. Kemik dokusuna bir başka etki olarak, hiperhomosisteineminin (homosistein yüksekliği) osteoklastları (kemik yıkım hücresi) artırmakla birlikte osteoblastları (kemik yapım hücresi) etkilememektedir, bu durum kemik yıkım oranını artırmaktadır. Konu ile ilgili olarak omurga tutulumlarında kemik ve bağ dokunun yenilenmesinde bu metabolik düzensizlikler Ankilozan Spondilit hastalığının progresyonuna (ilerlemesine) neden olmaktadır.
 
Vit-B12 konsantrasyonu ile kemik iliği stromal osteoprogenitor (öncü kemik hücreleri) ve osteoblastik (kemik yapım hücreleri) hücreler arasında bağlantı gösterilmiştir ve bu bilgi çerçevesinde B12 Vitamininin osteoblastik fonksiyona direkt artırıcı etkisi olduğu gösterilmektedir, buna karşılık düşük B12 Vitamin seviyesinin osteoklastik (kemik yıkım) aktiviteyi arttırmaktadır.
 
Gerek nörolojik gerekse de kemik doku problemlerinde B12 Vitamini seviyesi 500 pg/l üstünde tutulmalıdır.
 
Eğer et tüketimi yeterli seviyede olan bir insanda B12 vitamin eksikliği yaşanıyorsa bu o kişinin mide veya bağırsak traktında sorun olduğunun dolaylı göstergesidir, çünkü midede bulunan İntrensek Faktör B12 emiliminin ilk basamağını oluşturmaktadır. Bu nedenle sindirim problemleri giderilmeden gıdalardan B12 Vitamini alım ve fayda beklememiz anlamsız olacaktır.
 
OMURGA İÇİN ASKORBİK ASİT (C VİTAMİNİ)
 
C Vitamininin eczanelerden satın alınarak tüketilmesi bizim ana hedefimiz olamaz ve olmamalıdır. Biz henüz hastalanmadan bunları meyve, sebze, yeşillikler yiyerek karşılamalıyız.
C Vitamininin Bulunduğu Besinler:
 
- Tüm Narenciye Grupları: Limon, Portakal, Mandalina, Greyfurt.
- Elma, Kiraz, Kuş Üzümü, Kivi, Kuşburnu.
- Dereotu, Lahana Vb.
 
C Vitamini konusunda bilmemiz gereken en önemli nokta; belirli bir doz (yaklaşık 4 gr /gün) seviyesine kadar antioksidan etki oluşturarak tahrip edici enflamatuar tepkinin ve oksidatif stresin gerilemesine destek olarak, kas - ligament (bağ) yıkımının azalmasına , kaslardaki rijidite (sertlik) ağrının ortadan kalkmasına yardımcı olmaktadır. Ancak eğer fayda öngörülerek doz yükseltilmeye (5 gr/gün ve üzeri) devam edilirse bu durumda antioksidan etki değil, prooksidan yani yıkımı artırıcı etki oluşmaya başlayacaktır. Yüksek doz C Vitamini alımı oksidatif stres ve hücresel hasarı şiddetlendirdiği gibi, lipid peroksidasyon (yağların bozulması) seviyesini artırmaktadır. Kontrolsüz C Vitamini alımı pro-oksidan (yıkımı artıran) etkinin artmasına neden olmaktadır. Ancak yeni rasyonel sağlık yaklaşımları içerisinde bu prooksidan C vitamin etkisinden de faydalanılmaktadır (değişime uğramış hücrelerin bağışıklık sistemi tarafından daha kolay tanınarak yok edilmesine destekte). Otoimmun hastalıklar çerçevesinde C Vitamini kesinlikle enflamasyonun regüle edilmesinde oldukça etkin bir tedavi desteği iken, kontrolsüz yüksek doz kullanımı akılcı bir davranış olduğu söylenemez.
 
D VİTAMİNİ
 
En önemli görevlerinden biri adaptif bağışıklık sistemin regülasyonu ve en çok bilinen yönü ile kemik dokunun olgunlaşmasında önemli olan kalsiyum ve fosfor emilimini düzenler. D Vitamini yetersizliği kas güçsüzlüğüne, kemik yapısının bozulmasına (osteoporoz, raşitizm vb.) ve kemik ağrılarına götürebilmektedir. Bilindiği gibi güneş alımı cildin katmanı olan epidermiste D Vitamini oluşumunun ilk evresidir, bu nedenle güneşe maruziyet en önemli kaynaklardan biridir. Ancak klinik tecrübelerimiz gösteriyor ki köylü veya günün büyük bölümünü açık havada geçirerek çalışanlarda da D Vitamini çok düşük değerlerde tespit edilebilmektedir, bunun nedeni iç organlarımızın işleyişindeki problemlerde yatmaktadır. D vitaminin bedenimizde etkinlik oluşturabilmesi için aktive olması gerekiyor, ilk aktivasyonu karaciğerde, ikinci aktivasyonu ise böbrekte yapmaktadır. Eğer bu visseral yapılarda disfonksiyon (yanlış işleyiş) yaşanırsa güneşe maruziyetin anlamı olmayacaktır (güneşe çıkmanın kurallarını da unutmamak gerekir).
 
D vitaminini genellikle A Vitamini ile birlikte eşleştirmek ve düşünmekte fayda vardır.
 
Bu vitaminlerin her ikisi de deniz balıklarında, balık yağında, peynirde (7-8 aydan az olmayacak şekilde bekletilmiş olmalıdır), yumurta sarısında ve sütte (şu an süt üzerinde detaylı duramayacağız, ancak diğer yazılarımızdan sütün özelliği konusunda bilgi edinebilirsiniz) bulunur.
 
D Vitamininin diğer spesifik bir kaynağı ise bazı mantarlardır. Mantarlar bol miktarda ergosterol içerirler ve bu madde eğer güneşin UV ışınlarına maruz bırakılırsa hızlı bir şekilde D vitaminine dönüşmektedir. Bu nedenle mantarları tüketmeden önce 2-3 saatliğine güneşin altına ters bırakırsak bu faydalı yönünden de istifade etmiş oluruz. Bu konuda shiitake, istiridiye başta olmak üzere bir çok mantar türünden istifade edebiliriz.
 
Özellikle Ankilozan Spondilit ve Romatoid Artrit olmak üzere enflame eklem problemlerinde D vitamini seviyesini 100 ng/ml düzeyinde tutulmalıdır.
 
1,25(OH)2 D Vitamini, özellikle yaralanma, eklem aşınması gibi durumlarda devreye giren Tıp 3 kollajen olan iltihap hücrelerinin gereksiz aşırı artışını önleyerek dejenerasyon (tahrip) noktalarındaki dokuların şekil değişiminin önüne geçmektedir. Bilinmektedir ki, gerek Ankilozan Spondilitte, gerekse de Romatoid Artritte sürekli enflame alanların çevresinde yeni kollajen bağ dokusu hücre sayı ve kalınlaşması yaşanarak deformiteler (şekil değişikliği) görülmektedir. Bununla birlikte D Vitamini doku iyileşmesinde terminal diferansiasyonu (nihai farklılaşma) uyararak gerek kemik gerek eklem yüzeyi, gerekse yumuşak bağ dokudaki hücrenin normal fizyolojik işleyişini sağlamaktadır.
 
D Vitamini özellikle postural denge ve sağlıklı yürüyüş paterninin gerçekleşmesi için gerekli olan alt ekstremite antigravite (yer çekimine karşı koyan) kasların biyomekaniği için gereklidir. Yetersizliğinde özellikle pelvis (leğen) kemiklerinin stabilitesinde sorun yaşanarak sakroiliak eklemin sıkışmasına neden olmaktadır, sürecin uzaması dokuların patolojik diferansiyasyonunu (kötü yönde değişim) doğuracaktır, yani mekanik sorun otoimmun enflamatuar sonuçla neticelenecektir.
 
D Vitamini ve diğer metabolitleri dokularda bulunan 24 hidroksilaz enzimi tarafından inaktif hale getirilerek safra yoluyla vücuttan atılmaktadır.
 
A Vitamini gibi, yağda çözünür.
 
Özellikle kış ayları gibi nadiren güneşlendiğimiz dönemlerde deniz ve süt (bu ürün hakkındaki kuralları unutmayalım) ürünlerine ağırlık vermek özellikle gereklidir.
 
Ankilozan Spondilit Hakkında Detaylı Bilgi ve Öneriler: https://www.drceyhunnuri.com/iskelet-sistemi-hastaliklari/ankilozan-spondilit-tedavisi/
 
Romatoid Artrit Hakkında Detaylı Bilgi ve Öneriler: https://www.drceyhunnuri.com/iskelet-sistemi-hastaliklari/iltihapli-eklem-romatizmasi-tedavisi/

Bağırsak Sağlığı ve Ankilozan Spondilit, Romatoid Artrit

Ankilozan Spondilit ve Romatoid Artrit hastalıklarında atılım yollarının desteklenmesi iltihabi yükün azalmasına, dolayısıyla aşırı tepkisel reaksiyonların gerileyerek patolojik dejeneratif (tahrip olmuş) değişikliklerin ortadan kalkmasına zemin hazırlar.

Bu çerçevede Bağırsak, Böbrek, Karaciğer, Lenfatik Sistem her biri ayrı bir önem arz etmektedir.
Burada mide ve bağırsaklar üzerine dikkatinizi çekeceğiz.

BAĞIRSAKLAR

Sindirim, besinlerin mekanik ve kimyasal işleme sürecidir, bunun neticesinde besinler emilir ve vücut tarafından özümsenir, buna karşılık yıkım ürünleri ve hazmedilmemiş gıdalar vücuttan atılmaktadır. Sindirim vücuttaki madde alışverişinin ilk etabıdır. Bu aşamada vücut dokuların büyüme, yenilenme ve gelişmesi için gereken maddeleri alır. Ancak gıdalarda bulunan protein, yağ, karbonhidrat ve vitamin/mineraller besinlerin içinde bir bütün olarak vücut tarafından benimsenemeyen ve yabancı görülen maddelerdir. Bu nedenle önce bu besinler küçük parçalara kadar indirgenmeli, suda çözülmeli ve emilime hazır amino asitler seviyesine kadar indirgenmeli. Eğer bu gerçekleşmezse başlıca bağırsak yüzeyinde ve diğer dokularda birikim kaçınılmazdır.

Bağırsaklarda hazmın bozulmasında en önemli etken mide salgı ve sularının yetersiz salgılanması (Bu duruma birçok neden gösterilebileceği gibi, mide koruyucu adı altında uzun süre kullanılan mide asit salgılarını bastıran parametreler de unutulmamalıdır). İkinci neden olarak ise sindirim sisteminin herhangi bir organındaki patolojik süreç nedeniyle içeriğinin tahliyesindeki ihlali gösterebiliriz.

Bağırsakların normalleşmesini hedefliyorsak 3 ana başlık ön plana çıkacaktır.
1 – Bağırsakların yüzeyi yıllar içerisinde bir çok atık katmanlarıyla kaplanmış olabilir, öncelikle bu yüzeyi sıyırarak dışa atılımı sağlanmalıdır.
2 – Bağırsak yüzeyi bir çok nedenle yaralanmış olabilir, bu pürüzlü alanlar onarılmalıdır.
3 – Bağırsak yüzeyi ancak denge halinde tutulan canlı biyolojik aktif yaşamı sayesinde gerekli enzimleri üreterek hazım, koruma fonksiyonlarını yerine getirebilir, bu maddenin de gereği olarak da bağırsak yüzeyinde ki mikroorganizmaların sayı ve çeşitliliğini artırmak gerekir.

Eğer canlı bir varlık (bu kavrama büyük, küçük insan, hatta hayvanda dahildir) dışkılama eylemini günde iki üç kez gerçekleştiremiyorsa bu başta bağırsak, karaciğer ve diğer hazım sürecinde görevli organların işleyişinin sağlam olmadığının göstergesidir

Bağırsakları Eski Dışkı Ve Zehirli Birikimlerden Arındırmak İçin Tavsiyeler:

• Öncelikle bağırsakların alttan ılık suyla yıkanması şarttır (Bunun için suyun sıcaklığı elimizle rahat temas edebileceğimiz derecede olmalı, ilk gün gece 0,5 litre suyla yapılmalı, bu işlem için satın alacağınız lavman setinin kabı istifade edilebilir, su bağırsaklara gönderdikten sonra biraz tutmaya çalışmak daha doğru olacaktır, sonrasında dışarıya çıkışına izin verilebilir, bu işlemi yatmaya yakın yapılmasını önermekteyiz)
• İkinci gece aynı işlem 1 litre suyla yapılmalıdır.
• Üçüncü gece boş, yani işlem yapmadan geçirilmeli ve 4. gece aynı işlem 1,5 litre sıcak suyla yapılmalıdır.
• Sonra 2 gece daha işlemsiz boş geçirilmeli, ardından gelen gece aynı işlem 2 litre suyla yapılmalıdır.

Bu şekilde temizlikten sonra doğal olarak günlük dışkılama dürtüleri artacaktır.
İleri yaşlarda, mide / bağırsak normal çalışıyor gözüküyor olsa bile haftada en az bir kez ılık su ile lavman uygulamak gereklidir, çünkü bağırsaklarda dışkıların kısa süreli tutulması bile herhangi bir ağrı göstermeden vücudu zehirleyebilir.

Mide ve Bağırsakların Normalleşmesinde Altın Beslenme Kuralları:

1 – TAZE TÜKETİM
Taze tüketim her zaman ilk altın kuraldır. Yemeklerin uzun süre bekletilmesi bunlarda çürümelerin başlamasına neden olmaktadır. Mümkün olmayan durumlarda en fazla iki öğünlük bekletilsin. Bu noktada özellikle narin ot niteliği (Semiz otu, ıspanak vb.) taşıyan yemekler kesinlikle bekletilmemelidir. Bu maddenin ihlali gerek bağırsak yüzeyinde gerekse de karaciğerde hazmı gerçekleşemeyen atıkların birikimine neden olarak iltihabi yükün artmasına neden olmaktadır.

2 – ÇİĞ BESLENME
Çiğ beslenmeye ağırlık verilmelidir. Çiğ besinlerde daha çok yaşamsal güç bulunmaktadır ve bu denatüre olmamış proteinler, element, iz element ve vitaminler metabolik reaksiyonlara daha aktif katılabilmektedir. Yemeklerinizi hazırlarken mümkün olduğu kadar kaynamanın son aşamalarına yakın sebzelerinizi koymaya çalışın ve onların daha az değişime maruz kalmalarına yardımcı olun.

3 – ÇEŞİTLİLİK
Yemeklerin çeşitliliği ve dengesi önemlidir. Ne kadar çok çeşit ve bir birine zıt besinler aynı öğünde tüketilirse o kadar çok fizyolojik salgı ve enzimin sindirim reaksiyon zincirlerine katılımı zorunlu olur. Sonuçta rantabıl olmayan besin ayrıştırma işlemi sonrası atılamayan yük artışı adaptif bağışıklık sisteminin uyarılganlığını artırmaktadır.

4 – TEKDÜZE BESLENME
Sürekli aynı yemek ve besinlerle beslenmek doğru değildir.

5 – MEVSİMSEL BESLENME
İlk bahar ve yazda beslenmenin ağırlıklı olarak bitki kaynaklı olması, soğuk sonbahar ve kış aylarında ise beslenmeye proteinlerden ve yağlardan besinlerin eklenmesi daha doğru olacaktır.

6 – SINIRLANDIRMA
Beslenmede mutlaka sınır konması şarttır. Çok yiyenler yorgunluk ve hastalıklara yatkın, zinde ve çalışkan olmaktan uzak oldukları her halde herkesin rahatlıkla çevresinde gördüğü bildiği bir gerçektir.

7 – LEZZET ALMA
Yemekten maksimum zevk ve lezzet almak besinlerin en üst düzeyde hazmı için gerekli ön şartlardan biridir. Yemek başında otururken negatif bir atmosfer içinde konuşma veya tartışma yapılmamalıdır, kitap veya mesajlar okunmamalıdır, sadece yavaş ve güzel çiğneyerek, tüketilen gıdadan lezzet alınmalıdır.

8 – DOĞRU KOMBİNASYON
Farklı besinlerin özel karışımı hazmın sağlıklı tamamlanması için şarttır. Doğru olmayan besin birlikteliklerinde bağırsakta fermentasyonların ve çürümelerin artışı görülmektedir ve bu durum intoksikasyona (zehirlenmeye) götürmektedir. Örneğin sütün diğer besinlerden ayrı tüketimine dikkat edilmelidir.

9 – BESLENME ARALIĞI
Yemek arası aralıkların ortalama 6-8 saat olması gerektiğini unutmayın, çünkü mide hazmı 2 saat, bağırsak hazmı 2 saat, karaciğer hazmı 2 saat, dolaşıma geçen besin maddelerinin dokulara taşınması ve aktarımı yine yaklaşık 2 saat sürmektedir. Unutmayın bağırsakların en büyük ilacı onların dinlendirilmesidir. Bunun için bize çok eski bir sağlık tavsiyesi olarak Gündüzünde bir Akşamında bir kez yenmesi bilgisi önerilmiştir.

Bağırsak Problemlerinde İstifade Edilebilecek Bazı Çay Ve Karışımlar

• Bağırsak Regülasyon Çayı
– Barut ağacı kabuğu / 2 Tatlı kaşığı
– Anason meyvesi / 2 Tatlı kaşığı
– Civanperçemi / 1 Tatlı kaşığı
– Hardal tohumu / 2 Tatlı kaşığı
– Meyan kökü / 3 Tatlı kaşığı
– 1 su bardağı Kaynar su
10 dk ağzı kapalı kaynatın ve süzün
Sabah ve akşam yarım bardak çay olarak için, bağırsaklarınızın düzene girmesinde yardımcı olacaktır.
• Meteorizm, bağırsak şişkinlik / gaz çayı
– Kediotu kökü
– Nane
– Mayıs papatyası toprak üstü kısmı
– Nergiz çiçeği
Bütün bu bitkileri eşit oranda karıştırın. Bu karışımdan 1 yemek kaşığı alın ve bir su bardağı kaynar su ile bir gece boyunca termosta bekletin, sonra süzün. Özellikle şişkinlikte günde 3 kez yemekten yarım saat sonra üçte bir su bardağı alın.
• Uzun süren hıçkırıklarda: Bunun için dere otu tohumu önerilebilir. Bu aynı zamanda hazmın kolaylaşmasına ve şişkinliğin giderilmesinde yardımcı olmaktadır. 1 yemek kaşığı dere otu tohumu, 1 su bardağı kaynar su ile ağzı kapalı şekilde 30 dakika bekletin ve süzün. Yemekten 15 dakika önce günde 3 – 4 kez 1 yemek kaşığı tüketin.
• Özellikle yağmur suyu ile yapılan çay tüketimi bağırsak hücre yenilenmesini hızlandıracaktır.
• Eğer mide ve bağırsak şikayetleriniz artış gösterdiyse özellikle orta yaş (20 – 40 yaş) hastalarda kayısı veya fıstık ağacının reçinesini yaklaşık 20 gram olarak sabah ve akşam 2 – 3 ay süreyle tüketin. Tüketimin balla birlikte ve yumuşatılmış halde olması faydasını artıracaktır.
• Ayrıca yine mide ve bağırsak yüzeyinin onarımında elimizin altında güçlü bir İLAÇ olan zeytin yağını sabah aç karnına, akşam yatmadan bir yemek kaşığı kadar tüketimi lezyonların (yaraların) hızlı kapanmasına yardım edecektir.
• Eğer siz genel olarak yüksek kalorili besinler tüketiyorsanız, bu durumda özellikle hazım tam olarak bitene kadar kesinlikle kuşburnu çayı içmemeniz gerekiyor, çünkü bu durum pankreas fonksiyonlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu durumun belirtisi olarak cilt renginde özellikle yüz renginde sararma görülecektir (yüksek kalorili yiyecek sonrası fazla kuşburnu çayı tüketimi gerçekleşirse).
• 3 – 4 gram doğranmış kereviz sapı üzerine 1 litre su dökün, 8 saat ağzı kapalı bekletin ve sonra süzün, günde 3 defa 1 tatlı kaşığı alın.
• Sindirimin iyileştirilmesi için, özellikle yüksek kalorili yağlı proteinli yemeklerden sonra mercanköşk ile kimyon alınması olumlu etki oluşturacaktır. Bu karışımın hazırlanmasında, öğütülmüş birer yemek kaşığı kimyon ve mercanköşk tohumlarının üzerine 1 su bardağı kaynar su ekleyin ve ağzı kapalı 15 dakika bekletin, günde 2 kez yarım fincan tüketin.
• Bütün sindirim alışverişlerinin gerçekleşmesinde aşağıdaki karışımın hazırlanması iyi etki oluşturacaktır:
Bal 625 gram, Aloe Vera 375 gram, Kara/kırmızı üzüm suyu 675 gram. Aloe Vera robotta öğütülecek (aloe dalını kesmeden önce 5 gün boyunca su vermeyin). Hepsini karıştırın. İlk 5 gün günde 1 tatlı kaşı alın, sonra günde 3 kez 1 yemek kaşığı yemekten 1 saat önce almaya başlayın. Kürü 2 hafta ile 1,5 ay arasında devam ettirin.
• 10 g rezene meyvesi bir bardak kaynar suya dökülür, 15 dakika su dolu bir tencerede (benmari usulü) ısıtılır, oda sıcaklığına kadar soğutulur, süzülür ve elde edilen mayi hacmini 200 ml’ye (bir su bardağı) suyla tamamlanacak. Mide hazımsızlıkları düzelene kadar gün boyunca eşit miktarlarda içilir.
• Bağırsakların regülasyonunda bir başka karışım olarak:
15 gram rezene meyvesi
15 gram eğir otu rizomu
20 gram kediotu kökü
20 gram nane yaprağı
30 gram mayıs papatyasını karıştır. Bu toplam karışımdan 10 gram alın ve üzerine bir bardak kaynar su dökün ve kapalı bir emaye kapta 15 dakika boyunca bir su banyosunda (benmari usulü) tutun. Elde edilen hacmi bir bardağa ulaşana kadar suyla tamamlayın. Yemeklerden sonra günde 3 defa 3/4 su bardağı içilir. Elde edilen bu sıvı vücutta ki iltihabı azaltır, sindirimi normalleştirir. Bağırsaklardaki ağrı / kramp 2 hafta sonra duracaktır.
• Hangi hastalık olursa olsun tedavi öncelikle mide ve bağırsaklarının temizlenmesinden başlanmalıdır. Bunun için kesilmiş sütün arta kalan suyunu bol tüketerek bağırsak yüzeyinin normalleşmesine yardım edebiliriz.

Bu bilgi ve tavsiyeler Ankilozan Spondilit ve Romatoid Artrit hastaların özelinde olmakla birlikte genelinde tüm hastalık ve hastaları bilgilendirme- bilinçlendirme noktasında besin bazlı yapılan hatalar üzerine dikkat çekmek içindir. Çünkü eğer biz bu hastalıklarda ne kadar da kalça, eklem gibi bölgelerde sorun olduğunu söylesek de, bu durumun sindirim sistemi ile irtibatını bilmeyen ve duymayan kalmamıştır diye düşünüyoruz. Unutmayalım ki bu klinik vakalarda enflamatuar bağırsak tutulumu (ülseratif kolit vb.) neredeyse kaçınılmazdır. Tedaviyi elbette ki sadece bu tavsiyeler üzerine kurgulayamayız. Tüm bilgilerin paylaşımı için geniş zaman ve zemine ihtiyaç vardır. Dikkatinizi sağlığınıza çektiysek bu bile yeterlidir.

Unutmayalım Mide / Bağırsak yani sindirim sisteminin bakımı bu tavsiyelerin ötesindedir.

Bir sonraki eğitim bölümünde Ankilozan Spondilit, Romatoid Artrit vakalarında diğer önemli atılım yollarından olan karaciğer ve böbrek üzerinde durulacaktır.

İleriki eğitimde iç organların mekanik yapılarımız, özellikle kalça, boyun ve diz üzerine etkileri üstünde duracağız.

www.drceyhunnuri.com

Romatizmal Hastalıklar için Bayram Diyet Önerileri

Merhabalar,
Kurban bayramı dayanışma birlik ve beraberlik duygularının en üst seviye olduğu kutlu günlerimizdendir. Bu vesile ile birlik duygularımızın zirvede yaşanması dileği ile kurban bayramınızı tebrik ederiz.

Bayramlar diyet anlamında “bir kereden bir şey olmaz” duygusu ile diyetimizi bozduğumuz günlerdir. Bu nedenle sizlere bayram günleri için diyet önerimizi sunmak isteriz;

Aşırı Et Tüketiminin Etkileri:
Büyükbaş ve küçükbaş hayvanları ile balık ve kümes hayvanlarında doğal olarak ürik asitin öncü maddesi pürin (etin moleküler yapısındaki yıkılım ürünü) bolca bulunur. Aşırı protein tüketimi sonrasında pürin yıkılım ürünü olan ürik asit kanda ve eklemlerde kristal şeklinde çokça birikmeye başlar. Eğer protein ve insülin metabolik süreçlerinde anormallikler varsa ve bağlı olarak üretim çok veya idrar ile atılım azsa, eklem ve çevresindeki dokularda iğneli ürik asit kristalleri birikir ve ağrı, iltihaplanma – şişmeye neden olabilir. Bu duruma gut hastalığı denir. Yoğun protein tüketiminden sonra eklemlerde ürik asit kristalleri dışında kalsiyum pirofosfat dihidrat birikimi de olabilir. Özellikle dizler, bilekler ve ayak bilekleri gibi büyük eklemlerde ağrı hissedilir. Romatoid Artrit özelinde eklem tutulumu olan tüm romatizmal hastalar için kalsiyum pirofosfat dihidrat birikimi eklemlerde alevlenmeye neden olur. Yalancı gut olarak adlandırılan bu durumun teşhisi de kan ürik asit düzeyine bakarak mümkün değildir. Kaldı ki gut hastalığında bile kan ürik asit düzeyi normal olabilir. Sedim ve CRP RF değerleri çoğunlukla normaldir. Romatizmal hastalığı olmayan bireylerde de anlamsız eklem ağrılarının nedeni bu olabilir.

Temelinde eklem iltihaplanması olan hastalar için et tüketiminde dikkat edilmesi gereken noktalar vardır. Eklemlerde sıkça iltihaplanma olması eklemin diğer risklere de açık olmasına neden olur. Bu nedenle romatizmal hastaların yiyeceklerinde et tüketimine diğerlerinden daha fazla özen göstermeleri gerekmektedir.

Bayram Günleri için Romatizmal-Enflamatuar Hastalıklara Özel Diyet Önerileri;

1- Kurban kesildikten hemen sonra aynı gün et tüketiminden kaçınılmalı.
2- 4 günlük bayram tatilinde 2 günden fazla et tüketilmemeli.
3- Et tüketilecek ise küçük baş tercih edilmeli.
4- Et tükettiğimiz günlerde baklava ve şeker tüketimi oldukça azaltılmalı.
5- Her gün büyük tuvalete çıkıldığından emin olunmalı, değilse Magnezi Kalsine gibi ürünler yardımı ile tuvalete çıkılmalı.
6- Et tüketimi ile beraber yoğurt ayran tüketilmemeli.
7- Et tüketimi ile bolca soğan, sarımsak, nane, kekik vb. sebze tüketimi unutulmamalı.
8- Yeterli ve bol miktarda su tüketilmeli, çay tüketilecekse de açık, taze limonlu ve az miktarda olmalı.
9- Gazlı içecekler ve meşrubat tüketiminden kaçınılmalı.

Romatizmal Hastalıklarda ‘Kansızlık’ Etkisi ve Beslenme Önerileri

Özellikle Ankilozan Spondilit ve Romatoid Artrit gibi hastalıklarda enflamatuar reaksiyonların kontrolünün sağlanmasında oksijen taşıma kapasitesi ve kanın nitelik – niceliği önemlidir. Bölgesel kan dolaşımı ve dokulara oksijen girdisi, enflamasyonu fizyolojik sınırlarda tutan en önemli metabolik etkenlerden biridir.

Kan hemoglobin ve eritrosit sayısının yükseltilmesinde ve demir, dolayısıyla da oksijen taşıma kapasitesinde artış sağlayabilmek için beslenmede bazı parametrelere dikkat edilmelidir.
• Kansızlıkla mücadelede özellikle ‘Yüksek Kalorili Yiyecekler’in tüketimi önemlidir:
a) Mizaca uygun et tüketimi
b) Sakatat tüketimi
c) Hayvansal yağların (tereyağı, kuyruk yağı vb.) tüketimi artırılmalıdır.

• Süt tüketimi artırılmalıdır (Dikkat edilmesi gerekenler: Sütün tek ve otlayan hayvandan alınmış, çiğden pişirilmiş olması tercihtir. Mizaca uygun olmalıdır. Ayrıca tüketirken yudum yudum tüketilmelidir, eğer hızlı içilirse mide – bağırsaklarda ağrı ve hareketlerinde düzensizliğe neden olabilir.)
• Havuç, kırmızı pancar ve turpun sıkılmış suyu eritrosit üretim ve demir elementinin desteklenmesinde önemlidir (Her bir sebzenin suyu eşit miktarda sıkılacak, koyu şişe içerisinde sıvı kısmının buharlaşmasına izin verecek şekilde ağzı kapatılacak ve 3 saat kısık ateşte fırına konacak. Bu karışımdan yemekten 30 – 40 dk önce günde 3 kez 1 yemek kaşığı alınacak. Bu küre 3 ay devam edilmesi önemlidir.)
• Çok ciddi zafiyetlerde balla bekletilmiş sarımsaktan yemekten önce bir yemek kaşığı alınması gerekir.
• Karabuğday lapası, özellikle bal kabağı ile hazırlanması faydalıdır.
• Mısır tüketimi kan kalite artırımında doğal seçeneklerden biridir (Yerli ve değişime uğratılmamış tohumlardan elde edilmiş olması önemlidir). Bütün sarı sebze, meyve ve kök besinler yüksek miktarda vitamin içermektedir.
• Her sabah aç karnına 100 gr rendelenmiş havucun süzme ev yoğurdu veya zeytin yağı ile tüketimi önerilebilir.
• Patates, bal kabağı, kızılcık, soğan, sarımsak, dereotu, karabuğday, bektaşi üzümü, dağ çileği, kara üzüm demir ve bileşenlerini ihtiva eden besinlerden bazılarıdır.

Kansızlığı olan hastaların beslenmesine meyve ve sebzeler dahil edilmesinin sebebi, bunların kan üretiminde etkili olan element, mineralleri içermeleri nedeniyledir. İzole olarak bu önerilerle tedavi protokolü uygulanamaz, kapsamlı bakış açısı sergilenmek zorundadır.

Ankilozan Spondilit Hakkında Detaylı Bilgi ve Öneriler: https://www.drceyhunnuri.com/iskelet-sistemi-hastaliklari/ankilozan-spondilit-tedavisi/

Romatoid Artrit Hakkında Detaylı Bilgi ve Öneriler: https://www.drceyhunnuri.com/iskelet-sistemi-hastaliklari/iltihapli-eklem-romatizmasi-tedavisi/

Egzersiz, Ankilozan Spondilitli hastalarda tedavinin en önemli tamamlayıcı unsurlarındandır. Ankilozan Spondilitli hastalar ağrıları nedeniyle genellikle egzersizden kaçınırlar. Egzersizin kaslara esneklik sağlama, ağrılarda azalma, omurganın aksında bozulmaya engel olma, psikolojik iyileşme, uykuda düzelme, günlük hareket saatinde artma gibi birçok faydası vardır. Egzersizin olumlu faydaları ile ilgili bilimsel çalışmaların ortak kanaatine göre, egzersizler düzenli takipli olmadığı sürece uygulanabilir olmaktan çıkmaktadır.

Düzenli egzersiz programları yapılmadığında ise ortaya istenmeyen sonuçlar çıkabilir:

Bunlar;
• Kardiyovasküler risk faktörleri ve iskemik kalp hastalığında artışlar.
• Akciğer fonksiyon ve kapasitesinde azalma.
• Hastalık aktivitesi ve süresi ile ilişkili % 18-67 oranında görülen Spinal Osteoporoz.
• % 14 – % 19 arasında omurilik kırığı riski.
• Spinal Ankilozis ile birlikte denge problemleri.

Egzersiz programlarında hastaya uygun olanlar seçilmelidir. Aksi durumda istenmeyen sonuçlara neden olabilir. Diskitis / Psödartroz (en sık T11 / 12 seviyesinde), Anterior Total Kalça Artroplastisi Çıkığı ve Atlanto Aksiyal Subluksasyon görülür .

Egzersizin neredeyse tüm bireylerde faydası risklerinden daha fazladır. Bununla birlikte, hastalığın ciddiyetine göre UYGUN EGZERSİZ REÇETESİ daha ciddi hastalığı olanlar için çok önemlidir.

Ankilozan Spondilit Hakkında Detaylı Bilgi ve Öneriler: https://www.drceyhunnuri.com/iskelet-sistemi-hastaliklari/ankilozan-spondilit-tedavisi/

Farklılaşmamış Spondiloartrit (USpA)*, Ankilozan Spondilit veya ilgili bir hastalığın kesin teşhisi için kriterleri karşılamayan bir kişide spondilit semptomlarını ve belirtilerini tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Bazen bir doktor, eğer spondilit semptomları mevcutsa ancak spesifik bir tanı koyacak kadar belirgin değilse, “spondiloartrit” veya “sınıflandırılmamış spondiloartrit” için ilk teşhisi koyabilir.

Omurga ve kalça eklemini etkileyen rahatsızlıkların teşhisinde tüm dünyada 4-12 yıl gecikme olmaktadır. Teşhiste hekim birçok bulgunun ortaya çıkması sonrası teşhis koymaktadır. Ancak toplumda şikayetleri iyi ayırt edilmediğinden hastanelerde teşhis için uğraşan birçok hasta vardır. Hastaların önemli bir kısmında psikiyatrik olduğu düşünülerek anti depresan tedavi verilmektedir. Örneğin, bir yetişkinin sırt ağrısı, sedef hastalığı, yeni bir enfeksiyon veya bağırsak semptomları olmadan, üveit, aşil tendinit (topuk ağrısı) ve diz şişliği olabilir. Bu kişinin hastalık özelliklerinin kombinasyonu spondiloartriti gösterir, ancak ankilozan spondilit, psoriatik artrit, reaktif artrit, jüvenil spondiloartrit veya enteropatik artrit kategorilerine tam olarak uymaz. Zamanla, USpA’lı bazı insanlar Ankilozan Spondilit gibi farklılaşabilir.

USpA’lı birçok kişiye yıllar boyunca, basitçe “endişeli ve depresyonda” oldukları veya yaygın kas ve yumuşak doku ağrısı ile ilişkili kronik bir hastalık olan fibromiyalji tanısı almaktadır. Fibromiyalji teşhisi hasta tarafından da benimsendikten sonra gidilen bir çok hekim de bu teşhis kesinmiş gibi hareket ederek sorgulamadan mevcut tedavilerine devam etmektedir.

Romatizmal hastalıklar her ne kadar farklı olsalar da hastaların şikayetlerinin kişiye özel olabileceği unutulmamalıdır. Hastalığın sonraki yıllarda farklı forma da ilerleyebileceği gözardı edilmemelidir.

Özetle; romatizmal hastalıklar hastanın parmak izi gibi kişiye özeldir. Hastalığın ismi aynı olabilir, şikayetler ve şiddeti farklı olabilir. Tüm unsurlar her hastada aynı şekilde ve şiddette ortaya çıkmayabilir. Teşhiste zorlandığımız durumlarda hastalara hemen ‘psikiyatrik hasta’ muamelesi yapılmamalıdır.

Romatizmal hastalar çok farklı bile olsalar, tedavide hastalığın kökenine inilerek ana problemler tespit edip düzeltildiğinde, hastanın omurga sistemindeki aksaklıklar giderildiğinde, beslenme alışkanlıklarındaki sorunlar çözülebildiğinde tedavi çok uzağımızda değildir.
Unutulmamalıdır ki; tedavi ümidini kaybetmek iyileşmedeki en büyük engeldir.

Tüm eklem ve sırt ağrılarının tedavisinde temel olarak sirkadyen ritim dikkate alınmalıdır. Sirkadyen ritim, vücudun güneş ışığına göre idare edilmesi sistemidir. Vücudun en aktif olduğu zaman dilimi güneşin doğuş saati, en pasif olduğu saat ise güneşin batış saatidir.
Sirkadyen ritmin idaresi iki hormon ile gerçekleşir; Melatonin – Kortizon. Bu iki hormonun dengesini bozan İnsülin hormonudur ve bu hormonun bu şekilde devreye girmesi ise beslenme tarzının bozulmasından kaynaklanır. Sirkadyen ritmi sağlamak ve tedavi sürecine yardımcı olmak için tüm beslenme süreci melatonin hormonu devreye girmeden gerçekleşmelidir, yani gün batımından önce.
Sirkadyen Ritim Beslenme Uygulaması İki Farklı Şekilde Yapılabilir :
• 10/14
10 Saat Yemek (Sabah 09:00 – 19:00)
14 Saat Açlık (Akşam 19:00 – 09:00)

• Haftada 1 gün 24 saat KURU ORUÇ
Akşam 20:00 başlangıç – Ertesi gün 20:00 bitiş

İltihabın uzun süreli ve düşük düzeyde olmasına kronik inflamasyon denir. İnflamasyonun sağlıklı bireylerde dengede olması gerekir. Kronik sürece evrilmiş inflamasyon sonucunda diyabet, infertilite, hormonal dengesizlik, obezite, kilo kaybı, hipertansiyon, kanser, alzheimer, otoimmün hastalıklar, romatizmal hastalıklar ve kalp hastalıkları riski artmaktadır.
Kronik İnflamasyon İle Mücadele Etmenin Yolu Ecza Dolabından Değil, Buzdolabından Geçer.
Kronik inflamasyona neden olan durumlar:
– Rafine şeker içeren yiyecek ve içecekler, rafine ve işlenmiş gıdalar, doymuş yağlar – Sedanter (hareketsiz) yaşam şekli
– Yaşlılık
– Stres, depresyon, uykusuzluk, aşırı güneş, elektromanyetik kirlilik (cep telefonu, bilgisayar vb.)
– Virüs, bakteri, küf, maya ve parazitlere bağlı kronik enfeksiyonlar (brucella, hepatitler, ayak mantarları, tbc vb.)
– Diş çürükleri ve hijyen sorunları, uyumsuz diş protezleri.
– Obezite
– Travmalar sonrasında oluşan kronik enfeksiyonlar (osteomiyelit).

İinflamasyon, hazır ambalajlı ürünlerin tüketimi arttıkça ve doğal beslenme sürecinden uzaklaştıkça artar.

Anti-inflamatuar Diyetler :
• Deniz Somonu
• Konserve Ton Balığı
• Soğan
• Sarımsak
• Zencefil Taze
• Zerdeçal Toz
• Havuç
• Sızma Zeytin Yağı
• Pırasa
• Brokoli
• Ceviz Badem Kavrulmamış
• Yeşil Yapraklı Bitkiler
• Domates
Anti-inflamatuvar Diyet Programları İle Atakları Kontrol Edilebilecek Hastalıklar
• Romatoid Artrit
• Sedef Hastalığı
• Astım
• Eozinofilik Özofajit
• Crohn Hastalığı
• Kolit
• Enflamatuar Bağırsak Hastalığı
• Şeker Hastalığı
• Şişmanlık
• Metabolik Sendrom
• Kalp Hastalığı
• Lupus
• Hashimoto Hastalığı

Romatizmal hastalıklarda kronik inflamasyon, damarlarda oluşan hasar ve yeniden onarım süreçleri nedeni ile damar tıkanıklığı ve kalp krizi riski oluşturur.
Kronik inflamasyonla beraber eşlik eden faktörler kriz riskini arttırır.

Bu faktörler;
• Hastalığın aktif olması ve sıklıkla ataklar geçirmesi
• Hipertansiyon
• Yüksek lipid profiline sahip olma
• Sigara
• Sürekli olarak NSAİİ (Non Steroidal Antienflamatuar İlaçlar) kullanılması

Hastalık aktivitesinin sıklığının azaltılması, hastalığın remisyon sürecine girmesine yönelik yapılan tedaviler kalp krizi riskini azaltacaktır.

Enfeksiyon Hastalıkları ve Romatizmal Hastalıklar – Sistemik Lupus (SLE)
Enfeksiyon Hastalıkları AKUT ve KRONİK olarak ikiye ayılır. hayatı tehdit edecek düzeyde enfeksiyonlar viral veya bakteriyel enfeksiyonlardır. Oluşan şikayetler halsizlik, yorgunluk, kilo kaybı, ateş, terleme ve iştahsızlık şeklinde sıralanabilir. Laboratuvar değerlerinde CRP ve Sedim yüksekliği görülür. Bu şikayetlerle gelen hastalarda çoğunlukla enfeksiyon düşünülerek antibiyotik tedavisi verilmektedir. Yaygın görülen bakteriyel enfeksiyonlarda tedaviye yanıt 5 – 21 günde olabilmektedir. Daha nadir görülen tüberküloz, brucella, salmonella enfeksiyonlarının tedavileri özel olduğu gibi, tedavi süresi de daha uzundur. Viral enfeksiyonlarda da en sık kaşılaştığımız soğuk algınlığı ve gribal enfeksiyona neden olan etkenler daha gürültülü seyreder ve yaklaşık 3 – 21 günde ancak iyileşebilir. Kronik viral enfeksiyonlar ise hepatit B, C, HIV (Aids) en sık görülen hastalıklardır.
Hastalıkların takibinde ateş, terleme, iştahsızlık, yorgunluk gibi şikayetler hekimlerin aklına ilk olarak bulaşıcı bakteriyel veya viral enfeksiyonları getirmekte ve hemen oral veya IV antibiyotik tedavisi başlanır. Takipte hastaların önemli bir kısmı iyileşir. İyileşmeyen, şikayetleri devam eden CRP ve Sedim değerlerinde gerileme olmayan hastalarda, kronikleşen enfeksiyon tablosu gibi enflamasyonda süregen seyir oluşturarak romatizmal hastalıklara zemin hazırlayabileceği unutulmamalıdır. Bu tarz hastalar büyük şehirlerde uygun tedavi ve tanıya ulaşana kadar ciddi zaman kaybına uğramaktadır. Bu zaman kaybı maddi ve manevi olarak hastaları yıpratır. Ruhsal olarak hastalarda çökmeler olur ve hastalığın kliniği şiddetlenir.
Sistemik Lupus (SLE) ve Ailesel Akdeniz Ateşi, Romatizmal hastalıklar içerisinde enfeksiyonlar ve kanserle karıştırılır. Tekrarlayan şekilde gereksiz olarak antibiyotik tedavilerine maruz kalmakta ve tanıları gecikmektedir. Her defasında farklı hekimlere ve hastanelere gidildiğinden önemli durumlar göz ardı edilerek tekrar tekrar antibiyotik tedavisi verilir.
Tekrarlayan ateş, terleme atakları, karın ağrısı, kilo kaybı gibi durumlarda enfeksiyonlar ekarte (dışlanma) edildikten sonra Romatizmal hastalıklar akla gelmelidir. Tekrarlayan tedavi ile düzelmeyen akciğer hastalıklıkları, anlamsız gögüs ağrıları ve ateş Lupus hastalığının sinsi başlangıcı olabilir. Sistemik Lupus (SLE) denilince yüzde kelebek görüntüsü ve böbrek tutulumu akla gelir ancak daha sık olan akciğerde plevral tutulum, kalpte perikard tutulumu, sinsi ateş ve ağrılar yapabileceği göz ardı edilmektedir. Bu tarz şikayetlerde hastaların bilinç düzeyi arttırılmalıdır.
Özetle; tekrarlayan ateş terleme iştahsizlik kilo kaybı anlamsız şikayetli olan hastalarda Sistemik Lupus (SLE) Ailesel Akdeniz Ateşi ve maligniteler unutulmamalıdır.

Ankilozan Spondilit (AS), omurgadaki eklemleri etkileyen inflamatuar bir durumdur. Spondilit basitçe omurganın iltihaplanması anlamına gelir. Vücudun iltihaplanma reaksiyonunun bir parçası olarak, ligamentlerin omurgayı oluşturan kemiklere (omurlar) bağlandığı yerde kalsifikasyon gelişir. Bu sırtınızın esnekliğini azaltır ve omurganın kenarlarında kemik çıkıntılar oluşur. Sonunda omurganın bireysel kemikleri birbirine bağlanabilir. Buna ankiloz denir ve x-ışınlarında görülebilir.

Ankilozan Spondilit hastalığında en sık kalça eklemi, omurgalar ve topuk bölgesindeki ligamanlarda inflamasyon gelişir. Nadir de olsa iç kulaktaki ligamanların tutulumuna bağlı olarak işitme kayıpları kulakta çınlamalar görülebilir. AS hastalarında düşük frekanslarda işitme kayıpları sıklıkla görülür. Çoğunlukla ileti tipi kayıplar görülür.

Romatizmal hastalar değerlendirilirken hastalığın sistemik bir hastalık olduğu unutulur ve en sık görülen bulgular üzerinde teşhise gidilir. İşitme kayıpları bu hastalıktan bağımsız olduğu düşüncesi ile farklı bir hastalık olarak değerIendirilir. İşitme kaybı gibi koku duyusunda azalma, el eklemlerinde dirseklerde tutulum görülebilir.

Başta Ankilozan Spondilit, Romatoid Artrit ve diğer romatizmal hastalıklara yaklaşım multidisipliner olmadığı durumlarda tedavi şansımız azalır.

Romatoid Artrit Ankilozan Spondilit Riski Taşıyan Şikayetler

  • Halsizlik Yorgunluk
  • Eklemlerde Anlamsız Şikâyetler
  • Nedeni Bilinmeyen Ateş, Terleme
  • Uyku Bozukluğu
  • Sabah Tutukluğu
  • Anlamsız CRP, Sedim Yüksekliği
  • Sabah Tutukluğu
  • Sırt Ağrıları
  • Kalça Ekleminde ve Belde Ağrılar
  • Tekrarlayan Karın Ağrısı Atakları
  • Kronik Anlamsız Demir Eksikliği Anemisi

Romatizmal hastalıklar buz dağının görünen yüzüdür. Hastalık ortaya çıkana kadar uzun yıllar gerekir. Yukarıda saydığımız şikayetler ortaya çıktığında yapılan tetkiklerde bulguya rastlanmadığında sorun yok denilerek hastalar gönderilmektedir. Ancak bu şikayetlerimiz romatizmal hastalıkların habercisi olabilir.

Erken teşhis, hastalık ortaya çıkmadan şüpheli bulgular ortaya çıktığında laboratuvar değerleri normal bile olsa hastayı tedavi ettiğimizde anlamlı olacaktır. Hastalık ortaya çıkana kadar beklemek tedavisi zor süreçlere girmemize neden olabilir. Romatizmal hastalıklarda tedavi ne kadar erken başlarsa kalıcı kusur riski bir o kadar azalacaktır.

‘’Erken teşhis – tedavi, kalıcı kusurları önler …‘’

Homosistein kandaki bir kimyasaldır. Besin ve vücudumuzdaki proteinlerin yapı taşı olan metioninin, idrarla atılması için doğal olarak parçalandığında homosistein ve ondanda idrarla atılım ürünü sistein oluşur. Bu parçalama işlemi sırasında homosistein vücudumuz tarafından diğer proteinlerin yapımında yeniden kullanılmak üzere geri dönüştürülebilir. Bu geri dönüşüm için B12, B6 vitaminlerine ve Folatlara ihtiyacımız var. Bir insanda B12, B6 Vitamini veya Folat da eksikse, homosistein verimli bir şekilde geri dönüştürülemez ve bu nedenle kanda birikir. Ayrıca, geri dönüşümün en verimli olması için, metilentetetrahidrofolat redüktaz (MTHFR) enzimine ihtiyaç vardır. MTHFR enzimini yapan gendeki kalıtsal mutasyonlar, optimal olarak aktif olmayan bir enzime yol açabilir ve sonuçta homosistein seviyelerinin yükselmesine neden olabilir. Hafif ve orta dereceli homosistein yükselmeleri yaygındır, son derece yüksek homosistein yükselmeleri ise nadirdir.

Kalıtsal durum dışında B12, B6, Folik Asit eksikliklerinde de homosistein kanda birikerek istenmeyen sonuçlara neden olabilir. Homosistein atışı arteriyel tromboz riskini arttırır. Kan kimyasının değişmesi inme, pulmoner emboli, derin ven tromboz, kalp krizi, nedeni belli olmayan infetilite ve gebelik komplikasyonları gibi birçok hastalığa kapı aralamaktadır. Normalin üstünde seyreden homosistein anlamsız bacak ağrıları, huzursuz bacak sendromları, anlamsız sırt ağrıları, görme kalitesinde bozulma ve uyku kalitesinde bozulmaya neden olabilir. Bu şikayetlerin uzun sürmesi bazı hastalarda ruhsal bozukluklara neden olabilir. Genetik kaynaklı olmayan homositein düzeyindeki yüksekliklerin en sık nedeni B12, B6 ve Folik Asit eksiklikleridir. B12 eksikliği çağımızda özellikle bağırsak düzeyinde meydana gelen bozukluklar nedeni ile gıda ile yeterli düzeyde alınmasına rağmen kana efektif oranda yansımamaktadır. Kan B12 düzeyi her ne sebeple olursa olsun 500 pg /dl değerinin altında olmamalıdır. Bu değer cinsiyet farkı gözetmeden 70 yaş üzerinde ise 700 pg /dl ve üzerine olmalıdır. Takiplerde 1000 pg /dl üzerindeki değerlerde ise takviyelere ara verilmesinde fayda vardır.

Bağırsak düzeyindeki bozulmaların en sık nedeni inflamasyondur. İnflamasyon B12 vitaminin bağırsaktan emilememesine neden olur. Kronik durumda B12 eksikliği homosistein üzerinden inflamasyon artışına neden olmakta, inflamasyonun süregen hal alması ile birlikte bağırsak yüzeyinde dejeneratif değişiklikler oluşmakta ve B12 emilimi engellenmektedir. Yeterli düzeyde beslenmeye rağmen B12 düzeyinde anlamlı artış sağlanamıyorsa bağırsak yüzeyindeki inflamasyon göz ardı edilmemelidir.

GEREK DAMAR YAPISINDAKİ ATEROSKLEROTİK DEĞİŞİKLİKLERİN ARTMASI GEREK BAĞIRSAK YÜZEYİNDEKİ ENFLAMATUAR PROÇESLERİN TIRMANMASI METABOLİZMANIN ÖNEMLİ SACAYAKLARI OLAN DOLAŞIM, EMİLİM, ELİMİNASYON MEKANİZMALARININ BOZULMASINI KAÇINILMAZ KILMAKTADIR. BUGÜN HALA ETKİ – TEPKİ BOYUTLARI ÜZERİNDE YETERİNCE DURULMAYAN HOMOSİSTEİN, B12 VİT, FOLAT, D VİT. GİBİ ELEMENT, MEDİATÖR GÖZ ARDI EDİLDİĞİNDE BİRÇOK DOLAŞIM BOZUKLUĞU, ENFLAMATUAR ZEMİNE OTURAN ANKİLOZAN SPONDİLİT, ROMATOİD ARTRİT GİBİ HASTALIKLARA ALT YAPI HAZIRLAMAKTADIR.

Öneriler:

  • Kan B12 düzeyi 500 pg /dl üzerinde olmalı
  • Kanda doğal yollarla B12 desteği sağlanmalı, buna rağmen optimal düzeylere gelinemiyorsa bağırsak yüzeyindeki inflamasyon düşünülmeli.
  • Bağırsak yüzeyindeki inflamasyon özel karaciğer ve mide bağırsak diyet programları ile azaltılmaya çalışılmalı
  • B12 doğal yollarla yükseltilmesi öncelikle hedeflenmeli, aksi durumda mide bağırsak yüzey onarım işlemi tamamlanana kadar mutlaka oral destek tedavileri alınmalıdır.
  • Homosistein artışının ve dolaylı olarak B12 eksikliğinin neden olduğu hastalıklar unutulmamalı.
Romatizmal hastalıkların önemli bir bölümüne bağırsak sorunları eşlik etmektedir. Kronik ishal sorunları, demir, mineral, eser element ve vitamin eksiklikleri, şişkinlikler, hazımsızlık sorunları gibi semptomatik şikayetler olabileceği gibi, crohn, ülseratif kolit , ileit, akut apandisit, peritonit gibi karın bölgesinin inflamatuar problemleri de olabilir.
 
Mide bağırsak sistemi immun sistemin en güçlü olduğu sistemler bütünüdür. Humoral, hücresel ve doğal bağışıklık tüm gastro intestinal sistemde mukozal yüzeyden başlayarak periton ve lenf sistemine kadar yaygın bir ağa sahiptir. Ağız yolu ile her türlü tehlike gerek bakteri, virüs, parazit ve mantarlar gerekse toksik maddelerle ilk ve en sık maruziyet mikro düzeyde gerçekleştiğinden savunma sisteminin güçlü olması da olağandır. Romatizmal hastalıkların başlangıcı aslında bağırsak yüzeyinde başlıyor denilebilir. Bağırsak yüzeyinde yabancı maddelere karşı gösterilen reaksiyonlar uzun dönemde bağırsağın iç yüzeyinde yapısal bozulmalara neden olmaktadır. Bağırsak geçirgenliğinde bozulma, bağırsak tüm katlarında inflamasyon ve mukozal yaralanmalar, romatizmal hastalıkların kliniğinde ciddi sorunlara neden olmaktadır. Demir eksikliği, B12 eksikliği, D vitamin eksikliği en sık karşılaşılan sorunlardır.
 
A vitamin eksikliği de laboratuvar ölçeğinde olmadığından fark edilmeyen önemli bir sorundur. A Vitamin eksikliğinde romatizmal hastalıktan bağımsız olarak mukozal yüzeylerde hasara neden olur, organizma enfeksiyonlara açık hale gelir. Mukozal bariyerin oluşturduğu doğal bağışıklık ve nötrofillerin, makrofajların ve doğal öldürücü hücrelerin işlevini azaltması sonucu, doğuştan gelen bağışıklık sistemi bozulur. A vitamini ayrıca adaptif bağışıklık için gereklidir ve yardımcı T (Th) hücrelerinin ve B hücrelerinin gelişiminde rol oynar. Özellikle, A vitamini eksikliği, Th2 aracılı bağışıklığın bazı yönleri de azaldığı halde, Th2 hücrelerinin yönlendirdiği antikor aracılı tepkileri azaltır. İmmun sistem dışında A vitamini eksikliğinde cilt ve gözde kuruma, tat kaybı, çocuklarda büyüme geriliği, gece körlüğü, görmede bulanıklaşma da görülebilir.
 
A Vitamini İçerin Gıdalar:
Gündelik kullanımımızda olan yüzlerce üründe bulunur. İçeriği en çok ürünleri sıralarsak;
Yenilebilir Sakatat, Dana Karaciğer, Ebegümeci, Maydanoz, Kaymak, Tereyağı (Süt Yağı ≥ % 60), Dereotu, Ispanak, Isırgan, Havuç (Turuncu ), Nane vb.
 
A vitamini her ne kadar laburatuvar olarak ölçülmese de ve genel olarak eksikliği ile ilgili bilgi sahibi değilsek de, romatizmal hastaların ve hekimlerin bu vitamini göz ardı etmemeleri gerekir. Romatizmal hastalarda bağırsak yüzeyindeki inflamasyonu azaltmak için bağırsak yapısı nedeni ile bu gıdaları çokça tüketmeleri otoimunite ve hastalığın kliniği açısından önemlidir.

Sedanter hayatı seçmiş olan toplumlarda her 10 kişiden 7’si hayatının bir döneminde bel ağrısı sorununu yaşamaktadır. Ağrıların en önemi nedeni mekanik dediğimiz kas iskelet sistem ağrılarıdır. Daha az bir kısmi (% 5 – 7) ise eflamatuar dediğimiz ‘Romatizmal Hastalıklar’dır. Bu hastalıklarda da en sık görülenleri ankilozan spondilit romatoid artrit psöriatik artrit gut hastalığı ve osteoartrit ‘tir. mekanik bel ağrıları ile romatizmal bel ağrılarının her zaman birbiri ile karışabileceği unutulmamalıdır. Ağrıların özellikle mevsimsel geçişlerde gerek havaların ısınmasına aldanarak daha ısıya karşı korunaksız giysiler için acele edilmesi nedeniyle, gerekse de tabiattaki değişim ile birlikte vücudumuzun da bu dönemlerde arınma mekanizmalarını devreye sokarak toksik maddelerin atılım sürecini hızlandırmasından kaynaklandığı düşünülmektedir.

Ağrı, hayatın konforunu bozan stres ve kaygıyı arttıran bir faktördür. Ağrı ile ilgili stresin merkezi sinir sistemini etkilediğine, periferal inflamatuar değişikliklerle birlikte kronik ağrıya ve duygusal rahatsızlığın kötüleşmesine neden olabileceğine dair güçlü kanıtlar vardır. Romatizmal hastalıklara bağlı ağrılar uzun dönemde merkezi hassasiyet arttırdığından, bu durum psikolojik sıkıntı ile sonuçlanır.         Geleceğe dair kaygılar hastalığın sonuçları ile ilgili durumlara odaklanmak bu hastaların depresyona olan meylini tetiklemektedir.

Sonuç ve Öneriler :

  • Hastalıkların sonuçsuz ve tedavisiz olduğuna dair psikolojik durumlardan kurtulmak.
  • Hastalığın seyri ile ilgili dijital dünyada okuduğunuz kötü sonuçlara odaklanmamak.
  • Geleceğe dair olumsuz örneklerden uzaklaşmak.
  • Hastalığı yenen kişilerden fikir alışverişinde bulunmak
  • Hep iyileşen hastaları düşünmek.
  • Mevsimsel geçişlerde sıkı ve korunaklı giyinmek, soğuk havanın en önemli ağrı tetikleyicisi olduğunu unutmamak.
  • Mevsimsel geçişlerde toksik maddelerin atılımına yardımcı olmak.
  • Bol su içerek (Kilo*40 cc) idrar ve terleme yolu ile toksik elementlerden (ağır metaller vb.) kurtulmak. (Masaj, sauna, lenfatik drenaj uygulamaları, manuel terapiler, egzersiz uygulamaları, özellikle streging – plates, hacamat, sülük uygulamaları vb.).
  • Keselenmek suretiyle ölü dokulardan kurtulmak.
  • Karaciğerin bu mevsimde geçirdiği değişim nedeniyle, onu destekleyici anti-iflamatuvar özellikli urünler ( Balıkyağı, D Vit, Çörekotu Türevleri vb.) kullanmak.
  • Karaciğerin detoksifikasyon ve otorejenerasyon sitemlerini destekleyen devedikeni, enginar, karahindiba gibi fitoterapötikler kullanmak.

NOT: Unutulmamalıdır ki bütün bu tavsiyeler sistematik ve koordineli olmanız halinde pozitif sonuçların elde edilmesine destek olacaktır.

 

Homosistein / Kardiyovasküler Hastalıklar / Romatizmal Hastalıklar

Metiyonin, Homosistein, Folik Asit, B6 – B12 ile Otoimmun Hastalıklar ve Kardiyovasküler Hastalıklar arasındaki ilişki son 10 yıldır ilgi odağı olmuştur.

  • Homosisteinin kandaki oranında artış göstermesi Koroner Arter Hastalığı riskinin artışına neden olur. Buradaki esas vitamin B12 dir. B12 nin plazma oranında azalma olması kanda homosistenin artışına neden olur. Plazma homosistein düzeyindeki artış arteriyel tromboz riskini ciddi düzeyde arttırır. NF-KB düzeyinde artışa neden olarak inflamatuvar süreçleri tetiklenir.
  • Homosistein yolu korunarak gerekli ve önemli son ürünlerinin normal üretimi desteklenir ve arteriel tromboz ve infamatuar süreçler fizyolojik sınırlarda ilerler.
  • Romatizmal hastalıkların (özellikle romatoid artrit) fizyopatolojisi bu mekanizmalar üzerinden ilerlediğinden, hem tedavide hem de teşhiste bu parametrelerden faydalanılır.
  • B12 düzeyi 500 – 900 pg/dl arasında olmaması durumunda romatizmal hatalıkların klinik kontrolü mümkün olmayacaktır.
  • B12 kadar folik asit de bu mekanizmada ihmal edilmemelidir. Folik asit de aynı şekilde eksiklik durumunda benzer reaksiyonlara neden olur. Toplumumuzda eksikliği sık görülmediğinden çoğunlukla takipte ihmal edilir. Folik asit gebelik durumları metotrexat kullanımı hariç yeşil yapraklı bitkilerden yeterince alınabilir. Gıda takviye olarak desteğe gerek yoktur.
  • Homosistenin metabolizması desteklenerek otoimmun hastalıkların inflamatuvar süreçleri azaltılarak vücudun en belirgin antioksidanı olan glutatyon sentezinin desteklendiği unutulmamalıdır.
  • Glutatyon antioksidan kapasitenin kilit metabolitidir.

SONUÇ:

– Romatizmal hastalıklarda B12 düzeyi 500 pg/dl üzerinde tutulmalıdır.

– Folik asit ihtiyacı için yeşil yapraklı bitkiler çokça tüketilmelidir.

– Antioksidan metabolit glutatyonun karaciğerde sentezi sarımsak soğan brokoli, lahanagiller, karnıbahar, şalgam tüketimi ile desteklenmelidir.

– Bu şekilde homosistenin plazma düzeyinin normal sınırlara çekilerek kardiyovasküler ve enflamatuar / dejeneratif hastalıklardan da korunmak mümkün olacaktır.

Ankilozan Spondilit (AS) genellikle üretken çağda genç bireylerde görülür ve gerek tedavi maliyetleri, gerekse üretkenliğin düşmesi ile birlikte önemli bir ekonomik yükü beraberinde getirir. Bir çalışmada AS’li hastalar ile sağlıklı denekler karşılaştırılmış ve sonucunda çalışan AS hastalarında iş kararsızlığı, yorgunluk, depresyon ve anksiyete skorları anlamlı derecede yüksek olarak görülmüştür.
 
Ağrı hareket kısıtlılığı ve özel hayatlarında meydana gelen problemler ile birlikte hastalık aktivitesinin işlevsellik ve yaşam kalitesi üzerindeki bu olumsuz etkisinin giderilmesi tedavi aşamasının en önemli basamaklarından biridir. Yorgunluk ve depresyonun tanınması ve iyileştirilmesi, genç AS’li hastalarda oldukça sık rastlanan iş kayıplarının önüne geçecektir.
 
Ankilozan Spondilit tedavisine yaklaşımda mekanik problemler, ağrı problemleri ve belki de en önemlisi olan ruhsal problemler ihmal edilmeden çok yönlü tavır sergilenmelidir.
 
Yaşam kalitesi üzerinde oldukça etkili olan ‘AS ile ömür boyu yaşamanız gerektiği’ görüşü kabul edilmemeli ve benimsenmemelidir.
 
Ankilozan Spondilit Tedavi Edilebilen Bir Hastalıktır.
Pulmoner Emboli (PE) ve Derin Ven Trombozunu (DVT) içeren Venöz Tromboembolizm (VTE) hayatı tehdit edici olabilir. Enflamatuar koşullarda VTE sıklığında artış bilinen bir gerçektir. Bugüne kadar, Ankilozan Spondilit (AS) hastalarında bu riskin daha yüksek olup olmadığını gösteren kanıtlar azdı.
 
Kanada sağlık hizmetleri veri tabanı kullanılarak, AS vakaları arasında Pulmoner Emboli (PE), DVT ve genel VTE olaylarının eş zamanlı kohort analizleri yapılmış ve 7.190 AS vakası arasında 35 PE, 47 DVT geliştiği tespit edilmiştir.
 
SONUÇ:
Ağrıya bağlı olarak harekette kısıtlama ve enflamasyonun, genel AS popülasyonunda VTE riskinde artışa neden olduğu gösterilmiştir. Bu risk en belirgin şekilde tanıdan sonraki ilk yılda görülmektedir.
Hayatı tehdit eden riskleri azaltmak için;
– Enflamasyonu azaltmak öncelik olmalıdır.
– Yeterli miktarda su ve tuz tüketimi ideal tansiyonu sağlayarak emboli riskini azaltacaktır.
– Yüzme ağrıyı arttırmadan yapılabilecek AS’li hastalar için en ideal spordur.
– Germe egzersizleri de ikinci olarak yapılması gereken egzersiz önerimizdir.
– Kan vizkositesinin düşürülmesinde genel olarak sirke özel olarakta ALIÇ sirkesinin tüketimi önem arzetmektedir
– Bahar aylarında bizim için canlandırılan bitki örtüsünden istifade şarttır (VTE’de Hindiba kullanımı önermekteyiz).
– Besin zinciri takibi gerekmektedir (Günlük en az bir limon ve iki diş sarımsak tüketimi).
Genel popülasyonun %5’i anosmik (koku alamama) %15’i ise hiposmiktir (koku almada azalma). Enflamatuar hastalıkların çoğunda ise muhtemelen mukozadaki enflamasyona bağlı olarak hiposmi görülür.
 
Başka bir nedene bağlı koku işlev bozukluğu olmayan Ankilozan Spondilit (AS) hastalarında yapılan bir çalışmada bu hastaların koku almalarının azaldığı gösterilmiştir. Asıl çarpıcı olan ise HLA-B27 (-) olanlarda (+) olanlara göre koku almanın daha fazla bozulmasıdır. Demek ki HLA-B27’nin koku alma sistemi olan olfactör sistem üzerinde koruyucu etkisi vardır.
 
Dolayısıyla AS hastalarında HLA-B27 geninin pozitifliği veya negatifliği göz önünde bulundurularak koku alma durumu değerlendirilmelidir.
 
NOT: Bu hasta grubu koku duyarlılığı açısından önem arz eden gaz zehirlenmeleri gibi durumlar için önceden uyarılmalı / bilinçlendirilmelidir.
Kitotriozidaz Enzimi / Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İlişkisi
Kitotriozidaz enzimi özel uyarılara cevaben başlıca aktiflenmiş makrofajlardan ve nötrofillerden (fagositlerden) salınır. Makrofaj aktivasyonunun bir belirteci olarak kabul edilmiştir, dolayısıyla akut değil kronik enflamasyonu yansıtır. Patogenezinde enflamasyon olan birçok hastalıkta, lizozomal depo hastalıklarında serumda kitotriozidaz enzimi artmıştır. Son yapılan bir çalışmada ANKİLOZAN SPONDİLİT hastalarında da serum kitotriozidaz enzim seviyesi anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bu enzim aynı zaman da hastalık aktivite skoru olan BASDAI skoru ile de korelasyon (uyum) göstermektedir. Eritrosit sedimentasyon hızı ve CRP gibi kitotriozidaz enzimi de hastalık aktivitesinin izlenmesinde, tedavinin etkinliğini takip etmede ve prognozu araştırmada kullanılabilir.
Ankilozan Spondilit(AS) kalça eklemini ve omurgayı tutan ilerleyici enflamatuar bir hastalıktır. Eklemler dışında diğer sistemlerde de tutulum görülen AS hastalarında gastrointestinal semptomlar sıktır. Bu hastaların %6,8’inde İnflamatuar Bağırsak Hastalığı (İBH) geliştiği gibi İBH’li hastaların da %13’ünde AS ile uyumlu kas iskelet sistemi klinik özellikleri ortaya çıktığı bildirilmiştir. En çok bilinen bu durum dışında gastrointestinal şikayetleri olan hastalarda divertikülit de düşünülmelidir.
 
Divertikülit; kalın bağırsağın duvarında çıkıntı yapan küçük ceplerin (divertikül) iltihaplanmasıdır ve yapılan çok yeni bir çalışmada gösterilmiştir ki; AS süresi ile divertikülit gelişme riski önemli derecede ilişkilidir. Her 5 yıllık AS süresi için divertikülit gelişme riski %18 artış göstermektedir. Özellikle gastrointestinal şikayetleri olan, yaşlı, alkol alan ve hastalık süresi uzun AS’li hastalarda divertikülit gelişme ihtimali mutlaka düşünülmelidir ve diyetlerinin lifli gıda ağırlıklı olmasına özen gösterilmelidir.
 
Dünya genelinde ortalama 10.000 Ankilozan Spondilit prevalansının Asya’da 16.7, Latin Amerika’da 10.2, Kuzey Amerika’da 31.9, Avrupa’da 23.8 ve Afrika’da 7.4 olduğu bildirilmektedir. Gelişmiş ülkelerde AS görülme sıklığı daha fazla olarak görülmüştür ve bu tabloda çevresel faktörler etkendir. AS hastalarındaki hastalık aktivitesi çok farklıdır, bazı hastalar sadece ciddi semptomlara yol açabilen agresif ve yaygın bir hastalıktan muzdaripken, bir kısmı da sadece minimum semptomlara sahiptir. Bu farklılığın, çevresel faktörlerin yanı sıra genetik alt yapımızla açıklanabileceği öne sürülmüştür .
 
Hava kirliliği ve beslenme, bu hastalığı etkileyebilecek iki önemli çevresel sorundur.
 
Giderek sanayileşen yaşam düzeni içerisinde hastalıklardan korunma adına öncelikli yapılması gereken; sade ama nitelikli beslenme ile akılcı hareket eksenli yaşam tarzına geçiş olmalıdır.
 
Besin alerjileri, bağırsak mikrobiyom kompozisyonunu değiştirerek Ankilozan Spondilit (AS) riskini ve klinik şiddetini artırabilir. Spesifik alerjenler ve AS arasındaki ilişkiyi tanımlamak için, AS hastaları ve sağlıklı katılımcılar arasındaki 14 besin antijenine özgü immünoglobulin IgG’nin serum seviyesindeki farklılıkları araştırıldı. Bu antikorların seviyeleri ile hastalık aktivitesi arasındaki ilişki, enflamatuar marker C-reaktif protein (CRP) ölçülerek değerlendirildi. Ocak 2015 ve Ekim 2017 arasında Batı Çin Hastanesi’nde antijene özgü IgG testleri uygulanan 75 AS hastası ve 78 sağlıklı kontrol ve 14 besin allerjenine karşı spesifik IgG için enzim bağlantılı immünosorbent deneyleri yapıldı kullanılan allerjenler: pirinç, yumurta, mantar, süt domuz, tavuk, sığır eti, yengeç, morina balığı, mısır, soya fasulyesi, domates, karides ve buğday. AS hastalarında, sağlıklı katılımcılara göre anlamlı derecede yüksek sığır, yengeç ve domuz eti kaynaklı IgG seviyeleri tespit edildi.
Memeli kırmızı etinde baskın doğal antijen olan α-Gal’in AS’in patogenezinde potansiyel bir rol oynayabileceği ve bu nedenle AS hastalarının sığır eti, yengeç ve domuz eti gibi bu tür allerjenik yiyecekleri günlük diyetlerinden çıkarmaları gerektiği görülmüştür.
 
Tüm romatizmal hastalıklarda bağırsak mikrobiyatasının yapısının bozulması klinik şiddette artmaya neden olur. Gıda allerjileri çağımızda kompleks karmaşık hazır gıdalarla daha da artmaya ve anlam verilemeyen kinik bulguların başlamasına neden olmaktadırlar.
 
Öneriler :
Hazır ve işlenmiş hayvansal ürünlerden uzak durulmalı
Bağırsak mikrobiyatasını desteklemek amaçlı olarak her gün ev yapımı yoğurt ve arada turşu tüketilmeli. Damak zevkine göre kefir de tüketilebilir.
Soğan ve sarımsak tüketimi öncelikli gıdalarımız arasına alınmalı.
Mümkünse büyük baş hayvan eti – ürünleri tüketimine, bağırsak yüzey bütünlüğü ve canlı floranın normalleşmesi sonrası geçilmelidir.

İliopsoas Kası; gövdeyi bacaklarla birleştirir ve yürüme esnasında kalça ekleminin fleksiyonunu (uyluğun gövdeye yaklaştırılması) sağlar.

Karın içi organlar fasya adını verdiğimiz bir bağ doku ile sarılmış ve birbirlerinden ayrılmışlardır. Böbrekler ile iliopsoas kasının fasyası o kadar iç içedir ki adeta tek bir organ gibidirler ve böbrekler bu kas üzerinde bir ray üzerindeymiş gibi kayarak hareket ederler. Aynı zamanda sağ böbrek ve bağırsağın duodenum denilen ikinci kısmı da yakın komşuluk içerisindedir. Safranın bağırsağa döküldüğü oddi sfinkteri bu bölümde bulunmaktadır. Safra ile ilgili problemlerde böbreğin hareketi, dolayısıyla da sağ kalçanın yönetiminde çok önemli rolü olan iliopsoas kasının hareketi etkilenmektedir. İliopsoas Kası; gövdeyi bacaklarla birleştirir ve yürüme esnasında kalça ekleminin fleksiyonunu (uyluğun gövdeye yaklaştırılması) sağlar. Kasın hareketinin kısıtlanması ve kasılı halde kalması sonucunda kalça ekleminin beslenmesi de bozulacaktır. Bu durumun devam etmesi halinde kalça ağrısı, sakroileit ve Ankilozan Spondilite rastlanması sürpriz olmayacaktır.

Ankilozan Spondilit (AS) kronik, inflamatuar romatizmal bir hastalık olup, azalmış hareketlilik – aksiyel deformite gibi yaşam kalitesinin düşmesine neden olan ağrı ve yapısal ve fonksiyonel bozukluklarla karakterizedir. Ankilozan Spondilit tedavisi sadece ilaç değil, aynı zamanda ilaç dışı yöntemler ve destekleyici unsurlar üzerine de kurgulanmalıdır. Egzersiz ve bağ doku faset eklemlerde oluşan inflamasyonu azaltmak tedavi protokolünde önemli bir yer tutar. Biyolojik ajanların kullanıldığı çağımızda AS’li hastaların tedavisinde egzersiz ve anti inflamatuar uygulamalar AS’li hastaların yaşam konforu açısından değerlidir.
 
2515 hastanın dahil edildiği 35 çalışmada akılcı egzersiz uygulamalarının Ankilozan Spondilit üzerinde ağrı, mobilite, fonksiyon ve yaşam kalitesi açısından olumlu bir etkisi olduğu gösterilmiştir. Egzersiz eğitimleri ve ev tabanlı programın sürdürülmesi de dahil olmak üzere multimodal bir yaklaşım gerekmektedir. Bir çok çalışmada AS yönetiminde egzersizin önemli rolünü vurgulanmaktadır, bu nedenle teşvik edilmeli ve bireysel olarak reçete edilmelidir.
 
AS tedavi sürecinde egzersiz destekli kurgu hem tedavi hem de yaşam kalitesi açısından olumlu sonuçlar getirecektir.

Romatizmal hastalıklarda kronik iltihaplanma sonucu meydana gelen proinflamatuar (enflamasyona neden olan) sitokinlerdeki artış, Metabolik Sendromun gelişimine katkıda bulunan insülin reseptör aktivitesini değiştirir.

Romatizmal hastalıklarda kronik iltihaplanma sonucu meydana gelen proinflamatuar (enflamasyona neden olan) sitokinlerdeki artış, Metabolik Sendromun gelişimine katkıda bulunan insülin reseptör aktivitesini değiştirir.

Romatoid Artrit (RA) hastalarında Metabolik Sendrom gelişme riski, bu hastaların AS’li hastalara göre daha ileri yaşta olması ve daha yüksek BMI (vücut kitle indeksi)’e sahip olmaları nedeniyle daha yüksektir. Bu hastalıklarda Metabolik Sendrom yönetimi için; kan basıncı, kan şekeri, lipit seviyesi ve kilo kontrolünün yanı sıra hastalık aktivitesinin kontrolü de sağlanmalıdır.

Kinezyofobi; yaralanma ihtimali düşüncesiyle oluşan aşırı hassasiyet neticesinde fiziksel aktiviteden kaçınmayla sonuçlanan hareket korkusu olarak tanımlanabilir. Kronik ağrı ve inflamasyonla karakterize bir hastalık olan Ankilozan Spondilitte(AS)’de santral sensitizasyon (uyarıya karşı artmış yanıt), inflamatuar ağrı ve tutukluğa bağlı olarak hareket korkusu görülebilir. Fiziksel aktiviteden kaçınma neticesinde hastalarda kondüsyon ve kas gücü kaybı meydana gelmektedir. Yine depresyon, yorgunluk, ağrı şiddeti, hastalığın aktivitesi, fonksiyonel durum da kinezyofobiyle ilişkilidir ve tüm bunlar kısır döngüye neden olmaktadır.
 
Dolayısıyla öncelikle, katastrofik düşünce (kötüye yorma) ve kinezyofobinin tespit edilip tedavi edilmesinin AS’li hastaların tedavisine olumlu katkıları olacaktır.

RA ve AS hastalarında adaptif bağışıklık sisteminin enflamatuar tepkisini optimize etmek için vücuttaki artık protein parçacıkları ve yabancı maddelerin atılması gerekir. Bu durum ağırlıklı olarak karaciğer ve böbreklerde gerçekleşmektedir.
Karahindiba bitkisi detoksifike edici özelliği ağır basan fitoterapötik ajanlardan biridir.

Karahindiba Yaygın Kullanım Alanları
– Mide Şikayetleri (Mide ülser, reflü ve gastritleri).
– Karaciğer ve Safra Yolları Hastalıkları (Karaciğer yağlanması, sarılık, safra çamuru ve taşları).
– İdrar Yolu Enfeksiyonları (Genç yaş bayanlarda sıklıkla görülen idrar yolu enfeksiyonları).

AS, kalça eklemi ve omurgayı etkileyen en önemli Romatizmal hastalıktır.
ABD popülasyonunda hastalığın;
– Görülme Sıklığı % 0,9 ile % 1,4
– Teşhis Edilme Oranı % 0,2 ile % 0,7
– Teşhiste Gecikme Süresi Ortalama 14 Yıl şeklindedir.
Toplumumuzda bu durum çok farklı verilere sahip değildir.

Gecikmiş veya uygun tedavi protokolüne alınmamış hastalarda geri dönüşü olmayan omurga fonksiyon kaybına bağlı vücudun tümünü ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyen kötü sonuçlar kaçınılmaz olacaktır.

Tanımlanamayan kalça ve bel ağrılarında Ankilozan Spondilit göz ardı edilmemeli, teşhis konuldu ise de baskılayıcı değil tedavi edici protokoller ile sürecin olumlu yönde seyri sağlanmalıdır.

– Sabahları kalkmakta, işe gitmekte, bir arkadaşınızı ziyaret etmek ve hatta en basit şeyleri bile yapmakta bile zorluk çekiyor musunuz ?
– Enerjinizin sıfırda olduğunu hissediyor musunuz?
– Yaygın olarak sırt ve bel – boyun ağrıları çekiyor musunuz?
– Geleceğe dair sağlığınızdan endişe duyuyor musunuz?
– Ani öfke patlamaları yaşıyor musunuz?
– Doktorlar size yardımcı olamıyor, hepsi sorunun psikiyatrik hastalık olduğunu mu söylüyor?
– Sürekli uyuma ihtiyacı hissediyor musunuz?
– Zihinsel olarak kendinizi çökmüş olarak görüyor musunuz?

Birçok soruda cevabımız EVET ise Fibromiyalji (Kas Romatizması), Ankilozan Spondilit gibi romatizmal hastalıklar göz ardı edilmemelidir.

Zamanında ve doğru tanısı konulamayan / tedavi edilemeyen Romatizmal Hastalıklarda geri dönüşümsüz eklem hasarları meydana gelebilir.

 

Yaban Mersini, antosiyanozit denilen güçlü tipte bir flavonoid antioksidan içermektedir. Bu nedenle de oksidatif strese bağlı olarak oluşan birçok problemin ortaya çıkmasını önlemektedir. Aynı zaman da antienflamatuar özelliği olan ‘Yaban Mersini’nin, Ankilozan Spondilite bağlı gelişen ‘Üveit’in tedavisinde kullanımının faydalı olduğu gösterilmiştir.

Ankilozan Spondilit, bilhassa omurga ve kalça eklemini tutan kronik enflamatuar sistemik bir romatizmal hastalıktır. En sık eklem dışı bulgusu olan üveit hastaların yaklaşık %25 – %40’ında görülür ve sıklıkla üveanın ön kısmını (akut anterior üveit) tutar. Ankilozan Spondilite eğilimi artıran HLA-B27, akut anterior üveitli hastaların da %50’sinde pozitiftir. Dolayısıyla; tekrarlayan şekilde gözlerde kanlanma, sulanma, ışığa hassasiyet, bulanık görme, göz çevresinde ağrı gibi anterior üveite bağlı şikayetler ve eş zamanlı kalça – bel ağrısı varsa Ankilozan Spondilit mutlaka düşünülmelidir.
Erken teşhis ve tedavi ile geri dönüşü olmayan göz hasarı ve omurga şekil bozukluğunun önüne geçmek mümkün olacaktır.

Brokoli, enflamatuar sitokin ve mediatörlerin aşağı çekilmesinde yardımcı olabilecek SULFORAPHANE denen antioksidan içermektedir. SFN insan eklem kondrositlerinde (kıkırdak hücresi) ve fibroblast benzeri sinoviyal hücrelerde enflamatuar (iltihabi) sitokin (IL17, TNFa vb.) kaynaklı metaloproteinaz (enzim) ekspresiyonunu (kendini göstermesi) inhibe ederek kıkırdak yıkımını bloke eder. Ayrıca kronik hastalıklarla ilgili sinyal yollarını düzenlemektedir.

Brokoliyi pişirme süreci, içindeki etken madde olarak SFN’nın emilme oranını düşürmektedir. Çiğ brokolideki SFN kimyasalı %37 – %39 civarındayken, ısıl işlem görmüş sebzede bu oran %2 – %3 seviyesine gerilemektedir. Pişmemiş brokoli tüketimi sonrası Sulforaphan dolaşımda en üst düzeye 90 – 100 dk içerisinde ulaşırken, aynı seviye pişmiş brokoli sebzesinde 6-7 saat içerisinde gerçekleşmektedir.

Tohumdan yeni filizlenmiş brokoli olgunlaşmış sebzeye oranla 100 kata kadar daha fazla Sulforaphane antioksidan kimyasalını barındırabilmektedir.

Brokoli içindeki Sulforaphane kimyasalı mevsimsel etkili adaptojen besinlerdendir ve genlerdeki aktiviteyi optimize etmeye yardımcıdır (200 kadar gen immün sistemi SFN’den etkilenmektedir).

Diyet Ve Sebzeler Enflamatuar Hastalığı Bitirmese de, Enflamatuar Sürecin Etki Boyutunun Gerilemesine Yardımcı Olmaktadır.

Anti-Enflamatuar Yiyeceklere Odaklanmak Ve Bunları Beslenmenize Eklemeniz Akıllıca Olmakla Birlikte, Öncelikle Yapılması Gereken Diyetin Temizlenmesi – Sadeleşmesidir.

Not: Sulforaphane lahana, karalahana, karnabahar, brokoli gibi lahana ailesinden gelen sebzelerde bulunan bir kimyasal etken maddedir.

Kaynak:
*Ağustos 2013 Arthritis & Rheumatism Dergisi
*Sulforaphane Represses Matrix‐Degrading Proteases and Protects Cartilage From Destruction In Vitro and In Vivo

Kalça MR bulgularında;

- Sakroiliak eklem çevresinde subkondral bölgede kemikte hafif ödem. Kontrast madde sonrası sağ sakroiliak eklem mesafesinde synoviste aktif enflamasyonla uyumlu hafif kontrast tutulumu izlenmektedir.

- Subkondral bölgede kemikte ödem ve skleroz ile uyumlu yaygın kemik sinyalleri izlenmektedir. Sakroiliak eklemin synovial bölümünde eklem yüzleri ileri derece düzensiz.

Bu ve buna benzer görüntüleme verileri sakroileite (kalça ekleminin iltihaplanması) bağlı erken ve geç (kronik) dönem yapısal destrüksiyon (hasar) bulgularıdır. Eğer bu durumu “İZLEYELİM GÖRELİM KÖTÜLEŞME OLURSA TEKRAR DEĞERLENDİRİRİZ” yaklaşımı ile karşılarsak elbette ki sakroileak eklemin bu MR bulgularını sergilemesi için alt yapıdaki sorunu çözmeyecektir. Hasta İZLEYELİM GÖRELİM safhasında daha da kronikleşecek ve bir sonraki (6 ay – 1 yıl) kontrol MR’da ilerleme tespit edilecek ve artık bu klinik bulgulara belki artık SAKROİLEİT değil ANKİLOZAN SPONDİLİT  tanısı konmak zorunda kalınacaktır.

Henüz Sakroileit Safhasında Olan Ankilozan Spondilit Adaylarının Bu Sürecin Bilincinde Olması Gerekir!

Sakroiliak Eklemin Daralarak Sakroileit (Kalça Ekleminin Enflamasyonu / İltihaplanması) Tablosunun İlerlemesine Neden Olabilecek Hatalar:

- Yanlış vücut duruşu (DİŞ HEKİMİ, HEMŞİRE,KUAFÖR vb. meslekler)

- Yanlış oturma (Karnın masaya dayanarak iş yapılması, ders çalışılması vb.)

- Kadınların mutfakta yanlış duruşları (Mutfak tezgahına karnını dayayarak iş yapması)

- Uzun süre ayakta kalmak

- İyi gelir düşüncesi ile ağrı varken yürüme ve spor eylemine devam etmek

- Ara vermeden sık ve ağır spor yapmak

- Uzun koşu

- Ani ve sert dönüşler veya bu tarz hareketleri içeren spor dalları

- Sürekli merdiven kullanmak zorunda olanlar

- Sürekli büyük adımlarla yürümek

- Yanlış pozisyonda uyumak

- Aşırı şişmanlık nedeni ile karın kaslarının zayıflaması

- HAMİLELİK nedeniyle karın kaslarının gevşemesi

- Ağır yüklerin sürekli veya kaldırma tekniklerine riayet edilmeden kaldırılması vb.

Yukarıda verilen örnek listesi daha da genişletilebilir ve bütün bu vakalar aynı zamanda önlenebilecek durumlardır.

Ankilozan Spondilit (AS), esas olarak aksiyal (omurga) iskeleti, periferik eklemleri ve ekstraartiküler (eklem dışı) dokuları etkileyen; artan enflamasyona bağlı olarak fibrozis (bağ dokusuna dönüşüm) ve bağların kemikleşmesi ile karakterize kronik inflamatuar bir hastalıktır.

AS’de Temporomandibuler (TME) yani ‘Çene Ekleminin Tutulumu’ nadir olmayıp hastaların yaklaşık %4 – %35’inde görülmektedir. Genellikle de hastalığın başlamasından 10-30 yıl sonra ortaya çıkmaktadır. TME tutulumunun başlıca semptomları ağrı, sertlik ve çene hareketlerinin kısıtlanmasıdır. Hemen hemen tüm AS’li hastalar çiğneme, sindirim, konuşma gibi problemlere sahiptir. Ağız açıklığı yemek yerken ve progresif (ilerleyici şekilde) olarak sınırlanırken, eklem boşluğunun daralması, osteofit (kemik çıkıntı) oluşumu, erozyon ve ankiloz (eklem kaynaşması) gibi eklem dejenerasyonunun radyolojik olarak gösterilmesi TME tutulumunun özellikleridir.

Dolayısıyla uzun dönem AS hastalarında TME tutulumu mutlaka düşünülmelidir. Erken şüphe ve tanı, hastalığın bozulmasını önleyebilir ve hastanın orodental (ağız-diş) sağlığını ve yaşam kalitesini arttırabilir.

Ankilozan Spondilit hastalarında düzenli egzersiz, kaliteli yaşam ortamını oluşturmada önemli bir anahtardır. 

Ankilozan Spondilit kliniğine bağlı sırt ağrısı, uzun süreli hareketsiz kalınması durumunda daha da kötüleşirken, egzersiz / hareket genellikle bu ağrıların hafifletilmesinde yardımcı olur. Kalp hızı ve ritmini fizyolojik aralıklardan uzaklaştırmadan solunum temelli (aerobik) egzersiz,  ankilozan spondilit semptomlarının yönetiminde ve hafifletilmesiinde yardımcı olacaktır. 

Egzersiz sırasında her zaman vücudunuzu dinleyin ve eğer herhangi bir hareket veya yorucu aktivite sırasında ağrı oluşursa, muhtemelen sınırları aştığınız anlamına gelir. Önemli olan, aktivitenin düzenli olarak yapılmasıdır.

Detaylı Bilgi ve Öneriler: https://www.drceyhunnuri.com/iskelet-sistemi-hastaliklari/ankilozan-spondilit-tedavisi/

Ankilozan Spondilit, semptomları günün her saatine yayılabilen ve yaşam kalitesini oldukça olumsuz etkileyebilen bir hastalıktır. Bu semptomlar, gece devam ettiğinde uykuya müdahale edecek, gün içerisinde sertlik ve eklem şişmesi devam ettiğinde de tüm günü olumsuz etkileyen bir forma dönüşebilecektir. Zamanında tedavi edilerek kontrol altına alınmazsa bu kronik semptomlar sonraki aşamalarda

  • duygudurum değişiklikleri,
  • vücutta aktivite azalması,
  • kronik yorgunluk,
  • kilo artışı ile birlikte obezite,
  • libido azalması
  • depresyon gibi ek komplikasyonlara yol açabilir.

Ankilozan Spondilit tedavi süreci doğru yönetildiğinde, potansiyel komplikasyonların önlenmesi de sağlanmış olacaktır.

Balık yağındaki potansiyel terapötik (tedavi edici)  etki Omega 3, DHA, EPA VE Alfa Linoleik Asit içerikleri ile mümkündür. Balık yağı kullanımında bu bileşiklerin yeterli seviyede olması gerekmektedir.

Balık Yağı , bağırsak yüzeyindeki inflamasyonu, bağırsak mikrobiyatasını düzenleyerek sağlayabilmektedir. Faecalibacteriumunda (zararlı bakteriler) azalmayı ve  Bacteroidetlerde (faydalı bakteriler) artışı sağlayarak inflamasyonu baskılamaktadır. Balık yağı çoğunlukla ton balığı, uskumru, somon ve sardalya balıklarından elde edilmektedir ve bu gıdaların tüketimi ile doğal yollardan balık yağı takviyesi alınabilmektedir.

Calprotectin değerinin artışı ile Ankilozan Spondilit hastalığının klinik ve teşhisi arasında kuvvetli ilişki bulunmaktadır.
Calprotectin: Bağırsak yüzeyinde inflamasyon (iltihap) durumunda nötrofiller tarafından salınan bir proteindir. Fekal Calprotectin ölçümü ile bağırsak yüzeyindeki inflamasyonu tespit etmek mümkündür.
Başta Ankilozan Spondilit olmak üzere tüm inflamatuar hastalıkların tanı ve klinik tedavisinde kullanılan bir ölçüm değeridir. Bağırsak yüzeyinde inflamasyonu azaltmak için özellikli programlar ile birlikte bağırsak doğal flora elemanlarını oluşumunu destekleyecek probiyotik aparatlar ve anti enflamatuar fitoterapötik ajanlar (zerdeçal, ısırgan yaprağı, civan perçemi vb) kullanılabilir.
Detaylı Bilgi ve Öneriler: https://www.drceyhunnuri.com/iskelet-sistemi-hastaliklari/ankilozan-spondilit-tedavisi/

Ankilozan Spondilitin baskın klinik formu sakroiliak (kalça-leğen) eklemin tutulması ile seyir göstermesidir. Erken safhada kalça içindeki ağrı şikayetleri özellikle sağ sakral (kalça kemiği) kenarın tutulumu ile ortaya çıkmaktadır. Kliniğin ilerlemesi ile birlikte sol sakral kenarda etkilenmekte ve kalça ağrıları bilateral (iki taraflı) karakter izlemeye başlar. Bu bilinen bilginin bilinmeyen tarafını (tablonun neden böyle oluştuğunu) açıklayabiliriz:

*Sağlak (günlük yaşantısında sağ el, ayak, göz vb. tercih edenler) kişiler sağ vücut yarısını koordinasyon, güç, beceri gibi hassasiyet gerektiren bütün işlerde baskın kullanıldıkları için güçlü, non dominant (baskın olmayan) sol vücut yarısı yardımcı / destekleyici konumda görev almaktadır. Bu durum baskın olmayan tarafın göreceli olarak daha zayıf yapı ve fonksiyon kazanmasına zemin hazırlamaktadır. Bu zayıflık bağ / kas / kemik düzeyinde veya diğer organ / metabolik sistemlerde de olabilmektedir. Örneğin sol femur başı çevresi kapsül / ligamentlerin (bağların) zayıflığı yürüyüş paternini (eylemini) yakından etkiler. Yürüyüş ve fiziksel aktivite esnasında salınım hareketlerinin fizyolojik açılar çerçevesinde sürdürülmesi için sağlıklı olan taraftaki (bu örneğimizde sağ taraf) kas sistemi ( m.gluteus, m.piriformis, m.iliopsoas vb.) kompanzasyon( telafi) mekanizmasıyla kontrakte (kasılma) olmaktadır. Kasların kasılması regionel (bölgesel) olarak eklem mesafesinin daralması, kemik yapıları bir arada tutan bağların (ligament) gerilmesine ve kemiklerle bağlantı kurdukları noktaların enflamasyonuna (entezit) zemin hazırlamaktadır. Sonuçta sakroileit, sürecin süreklilik arz etmesi ile birlikte de Ankilozan Spondilite zemin hazırlanmış olacaktır.

*Bastırılmış solaklık (çocukken sol el yatkınlığı olan bireylerin anne / baba tarafından zorla sağ ele geçirilmesi ile ortaya çıkan tablo). Bu kişiler el kullanımında sağlak gözüküyor olmakla birlikte sol dominant (baskın) yapıya sahiptirler. Lateralite testleri bunlarda optimal ölçülerden uzaktır.  Yukarıda detaylı anlatılan klinik tablo tam ters yönde etki göstererek öncelikle sol sakroiliak eklem tutulumu ile kendini gösterecektir. Bu kişilerde yürüme, koşma, koordineli sportif hareket ve denge eksenli aktivitelerde apraksi (kas gücü / yapısı normal olmasına rağmen amaçlı hareketlerin yapılamaması, becerisizlik) ve kısıtlılık gözlemlenmektedir. Ankilozan Spondylit vakalarımızı izlemlediğimizde birçoğunda içe / dışa basma, sık ayak bileği burkulmaları (eversiyon / inversiyon), takılma / tökezleme, sakarlık gibi beyan ve bulgular tespit etmekteyiz.

Ankilozan Spondilitte hastanın eğitimi ve düzenli egzersiz daha iyi bir yaşam sürebilmek için tedavinin olmazsa olmaz bir parçasıdır.
- Yatarken, otururken, ayaktayken, çalışırken veya araba kullanırken uygun postürün korunması önemlidir.
- Uzun süreli sandalyeye yaslanarak oturmak ya da masa üzerinde öne eğilmek gibi postürlerden sakınılmalı, omurga ekstansiyonunu sağlayan germe egzersizleri omurga hareket yeteneğini sürdürebilmek için düzenli olarak günde en az iki kere yapılmalıdır.
- Boyun ekstansiyonunu sağlamak için ne çok sert ne de çok yumuşak bir yatakta yastıksız veya ince bir yastıkla yüzüstü yatma önerilir. Yüzüstü yatma alışkanlık haline getirilmeli, sabahları kalkmadan ve akşamları yatmadan önce 5 dk ile başlayıp 20 dk ya çıkılarak yüzüstü yatılmaya çalışılmalıdır. Sırtüstü yatıldığında ise yastıksız yatılmalı; baş, omuz, kalça ve bacaklar yatakla tamamen temasta olmalıdır.
- Aşırı yorgunluktan, uzun süre aynı pozisyonda kalmaktan kaçınılmalıdır. Uzun süreli araba kullanırken de sık sık mola verilmeli ve boyun hareketleri kısıtlı olabileceğinden geniş açılı aynalar kullanılmalıdır.
- Spor yapılmasında herhangi bir sakınca yoktur. Önerilebilecek en iyi spor dalı tüm vücudun ekstansiyonunu sağladığı için yüzmedir. Bisiklet sürme gibi öne eğilerek yapılan sporlar tavsiye edilmez. Spor yaralanmalarından korunmak için futbol, boks gibi sert sporlardan kaçınılmalıdır. Büyük adımlı yürüyüşler kalça hareketlerini rahatlatır.
- Sert zeminde yürüme topuk ağrısını artırabileceğinden yumuşak bir tabanlık kullanılabilir.
- Sigara içmek zaten solunum kapasitesi azalan akciğerde komplikasyonların artmasına yol açacağından kesinlikle bırakılmalıdır.

Curcumin’in (Zerdeçal) Ankilozan Spondilit Oluşum Kliniğinde Pro / Anti – Enflamatuar Sitokin Regülasyonuna Etkisi

NF- KB ↓ baskılanır
TNF ve IL-1β ↓ baskılanır
MMP9 – MMP3 ↓ baskılanır
Osteoklastik Potansiyel RANK (Kemik Erimesi) ↓ baskılanır *

Ankilozan Spondilit vakalarında enflamatuar tablonun optimize edilmesi için Pro-inflamatuar (iltihabı artırıcı) sitokin /mediatörlerin baskılanması, Anti-enflamatuar (iltihabı azaltıcı) sitokin /mediatörlerin ise aktive edilmesi gerekiyor. Bu light adaptojen fitoterapötik ajan enflamasyon zincirini geciktirerek / kırarak dokulardaki kalıcı deformasyon oluşum sürecini engellemeye yardımcı olur.
www.drceyhunnuri.com
*https://www.mdpi.com/1422-0067/19/9/2508/htm

Mitokondrial Disfonksiyon / Romatoid Artrit, Ankilozan Spondilit, Haşimoto, Sistematik Lupus SLE, Diabet, Metabolik Sendrom

Mitokondri çok hücreli canlılarda hücre içinde bulunan enerjinin sentezlendiği organeldir. Daha kolay anlaşılabilmesi için ‘elektrik üretim santralleri’ de denilebilir. Genetik yapısı kalıtımsal olarak yalnızca anneden gelmektedir. Kendine özgü ‘mDNA’ ve ‘mRNA’sı vardır. Bu nedenle genetik alt yapısı olan gıdalardan kolaylıkla etkilenmektedir. Fenotipik genlerimiz yediğimiz gıdalardan, çevresel faktörlerden etkilendiği gibi mitokondrilerimiz de etkilenmektedir. Genetiği ile oynanmış gıdalar ve kaynağı belirsiz hayvansal ürünler genlerimiz için tehlike oluşturmaktadır. Gıdaların hazırlanmasında kullanılan koruyucu maddeler ve protein yapılı gıdalar da tehlikeli olabilmektedir. Genetiği ile oynanmış ürünleri tüketmek sorun olduğu gibi bu ürünleri tüketen hayvanların etlerinin tüketilmesi de bir o kadar sorundur.
Hücrelerimizin çalışabilmesi için -70 / -90 milivolt düzeyinde elektiriksel aktiviteye ihtiyacı vardır. Başta kalbimiz olmak üzere kaslarımızda ve tüm hücrelerimizde milyonlarca mitokondri (enerji santrali) bulunmaktadır. Total mitokondriler organizmanın %10’u kadardır. Aldığımız gıdaları oksijen yardımı ile enerjiye çevirmektedir. Aldığımız gıdalar molekülerine ayrılarak glikoz düzeyinde oksijen yardımı ile mitokondri iç zarında krebs ve elektron transport zincir enzimleri yardımı ile enerjiye çevrilmektedir. Bu nedenle enerjiye en çok ihtiyaç olan beyin kalp iskelet kası karaciğerde mitokondri sayısı daha çoktur. Enerji metabolizmasında oluşan hasar iskelet kasında halsizlik güçsüzlük miyopati, kalpte ileti problemleri kardiyomiyopatilere WPW sendromuna beyinde ataksi felç demans ve migrene neden olmaktadır.

Oksijen demiri paslandırdığı gibi uzun vadede mitokondrileri de paslandırmakta – yaşlandırmaktadır. Yaşlanmanın fizyopatolojisinde bu mekanizmanın olduğu kabul görmektedir. GDO lu ve kimyasal katkılı ürünler yetersiz oksijenlenmiş bedenimiz enerji santralinde sorun oluşturmakta kronik hastalıkların sürecini tetiklemektedir. Nasıl ki enerji üretim santralinde sorun çıktığında sanayimizde ve evlerimizde sorunlara neden oluyorsa mitokondrilerimizde de oluşan sorun bütün bedenimizi etkileyecek hasarlara neden olmaktadır. Oluşan hasarların bir kısmı geri döndürülebileceği gibi bir kısmı da kalıcı olmaktadır.

Mitokondrial disfonksiyon enerji döngüsü bozulmuş veya sağlıklı çalışmadığı anlamına gelmektedir. Günümüzde sıklıkla karşılaştığımız kendini halsiz ve yorgun hissetmenin ve kronik hastalıkların ( Romatoid Artrit, Ankilozan Spondilit, Haşimoto, Sistematik Lupus SLE, Diabet, Metabolik Sendrom vb.) hazırlayıcı faktörlerinden en önemlisi mitokondrial disfonksiyondur.

Mitokondrial disfonksiyonu geriye döndürebilmek ve enerji döngüsünü desteklemek, sağlıklı çalışmasını sağlamak mümkündür. İnsan hücrelerinde genomik instabilite ve mitokondrial disfonksiyon sonucunda hücresel düzeyde yaşa bağlı fonksiyonel gerileme ile kronik hastalıklar ve sonrasında yaşlanma arasında sık görülen bir ilişki vardır. Yaşlanmanın yavaşlatılması ve geriye döndürülmesi üzerine çok çeşitli çalışmalar devam etmektedir. Bu alanda çeşitli dergilerde çok sayıda yayınlanmış makaleler mevcuttur. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/30238623

Mitokondrial Resitütasyon (Enerji Üretiminin Desteklenmesi)

• Gereksiz kalori alımının engellenmesi
Vücudumuz kilo almaya göre programlanmamıştır. Fazla alınan kaloriler genetik alt yapımızı bozarak kronik hastalık süreçlerini aktive eden serbest radikal oluşumlarını hızlandırmaktadır. Fazlaca alınan kaloriler başta karaciğer (evre 1,2,3 ) olmak üzere vücudun çeşitli bölgelerinde yağlanmaya neden olmaktadır. Karaciğerde meydana gelen yağlanma nonalkolik hepatosteatoz (NASH) dediğimiz karaciğerin sirozuna kadar gidebilen süreçleri tetikleyebilmektedir. Önlem alınmazsa uzun vadede karaciğerde siroz meydana gelir. Bu olaylar zinciri karaciğerin detoksifikasyon mekanizmalarını bozarak kronik hastalıklara zemin hazırlar.

• Karaciğer Detoksifikasyon Mekanizmasının Desteklenmesi
Antioksidan kapasiteyi artıran moleküller detoksifikasyonu aktive edecektir. Bu moleküller:

1. Üzüm Çekirdeği (Resveratrol)
2. Zerdeçal
3. Demir
4. Magnezyum
5. Yeşil Çay
6. Vitamin D
7. B12 B6 B2 B3 B1
8. Folik Asit
9. Malik Asit
10. Vitamin C
11. Alfa Lipoik Asit
12. N-Asetilsistein
13. Deve Dikeni Tohumu Ekstresi (Silimarin)
14. Vb.

Mitokondrilerin desteklenmesi veya bozulmasına neden olan faktörlerle karşılaşmaması elimizde olan bir durumdur. Organizmanın yaşlanmasının yavaşlatmak ve kronik hastalık süreçlerini yönetmek kalıcı hasarlar oluşmasını engellemek mümkündür.

Stres ve Otoimmün Hastalıklar
(Romatoid Artrit, Ankilozan Spondilit, Sistematik Lupus (SLE), Haşimoto Tiroiditi)

Kinezyofobi; yaralanma ihtimali düşüncesiyle oluşan aşırı hassasiyet neticesinde fiziksel aktiviteden kaçınmayla sonuçlanan hareket korkusu olarak tanımlanabilir. Kronik ağrı ve inflamasyonla karakterize bir hastalık olan Ankilozan Spondilitte(AS)’de santral sensitizasyon (uyarıya karşı artmış yanıt), inflamatuar ağrı ve tutukluğa bağlı olarak hareket korkusu görülebilir. Fiziksel aktiviteden kaçınma neticesinde hastalarda kondüsyon ve kas gücü kaybı meydana gelmektedir. Yine depresyon, yorgunluk, ağrı şiddeti, hastalığın aktivitesi, fonksiyonel durum da kinezyofobiyle ilişkilidir ve tüm bunlar kısır döngüye neden olmaktadır.
 
Dolayısıyla öncelikle, katastrofik düşünce (kötüye yorma) ve kinezyofobinin tespit edilip tedavi edilmesinin AS’li hastaların tedavisine olumlu katkıları olacaktır.

Ayak Bileği ve Kalça Bağlarındaki Gevşeklik Problemleri / SAKROİLEİT – SKOLYOZ – ANKİLOZAN SPONDİLİT – ROMATİZMAL HASTALIKLAR – ENFLAMATUAR HASTALIKLAR

Ayak bileğimizde lateralde (dış taraf) üç, medialde (iç taraf) ise dört bağ yapısı bulunmaktadır. Bu durum ayak bileğinin dış tarafının travmalara daha açık ve yatkın olmasına neden olur. Yani en sık burkulmalar inversiyon (ayak tabanı iç yana bakacak şekilde döndürme) burkulmalarıdır.

Ayak bileği bağlarında oluşan yaralanmalar sonucunda bu bağlarda laksisite (gevşeklik) gelişebilir. Bu laksisite giderilmediği takdirde ayak bileğinde tekrarlayan travmalar yaşanır, durum kronikleştikçe de KAS – FASYA – KEMİK zinciri üzerinden daha yukarıdaki yapılara yansıyacak klinik tabloların oluşmasına neden olacaktır.

Örneğin; kompansasyon mekanizmasının devreye girmesi ile sol ayak bileğindeki bağ gevşekliği nedeniyle yürüme paternini destekleyen kalça eklem ve kaslarımız (özellikle sağ taraf) kasılarak durumu tolere etmeye çalışacaktır. Kalça ekleminde (sakroiliak eklem) yüklenme başlar. Bağdaki gevşeklik ve enflamasyonun süreklilik arz etmesi beraberinde kalça ekleminin enflamasyonunu da (sakroileit) doğuracaktır.

İklimsel patojenik faktörler (soğuk,sıcak, nem,rüzgar), aşırı fiziksel çalışma ve aşırı egzersiz gibi enflamasyonu artıran unsurlarla birlikte, toplumda önemsenmeyen ancak yaygın olarak görülen ‘Ayak Bileği ve Kalça Bağlarındaki Gevşeklik Problemleri’ de aynı etkiyi göstererek, vücutta altyapısı var olan SAKROİLEİT, SKOLYOZ ve ANKİLOZAN SPONDİLİT gibi ROMATİZMAL hastalıklar başta olmak üzere diğer otoimmün tabanlı ‘ENFLAMATUAR HASTALIKLAR’ ın oluşum – seyir paternlerini agreve (kötüleştirme) edebilir. Bu gevşeklik giderilmeyip kronikleşirse bu hastalıkların tedavisi de zorlaşacaktır.

İMMÜN SİSTEMİ AKTİVE EDİCİ UNSURLAR (Anti – Enflamatuar)
– Düzenli ve bilinçli fiziksel aktivite (Günlük en az 30 dk tempolu yürüyüş)
– Geçmişi ve değerleriyle kendini kabullenme (Sürekli stres faktörünün ortadan kaldırılması)
– Motive edici yönde aile, arkadaş ve sosyal çevrenin desteği
– Sakin ve mutlu bir yaşam şekli benimsenmesi (Seratonin, dopamin ve melatonin gibi hormonların üretiminde etkilidir)
– Hücre polaritesini bozucu odaklardan mümkün olduğunca uzak durulması ve koruyucu önlemlerin alınması (Mobil cihazlar – WiFi Modem – Pc – TV vb. cihazlar)
– Akdeniz Diyeti, Hint Mutfağı, Asya Mutfağı gibi beslenme tarzının uygulanması

İMMÜN SİSTEMİ BASKILAYICI UNSURLAR (Pro – Enflamatuar)
– Sedanter yaşam tarzının devam etmesi
– Anlaşılamama, kendini ifade edememe, topluluklardan dışlanma ve iletişim kurma problemleri
– Toplumsal cinsiyet problemleri ve negatif ayrımcılık (İnkar veya reddetme)
– Öfke, stres, duygu – durum bozuklukları ve depresyon
– Günümüzün dayatılmış gıda formlarının tüketilmesi (Dondurulmuş, katkılı, ambalajlı ve rafine ürünler)

Anne karnındaki dönemden başlayarak bebeklik – çocukluk ve gençlik evrelerinde önemsenmeyen besinsel tüketim hataları hücre seviyesinde fizyolojik fonksiyonların değişmesine ve ilerleyen süreçte Ankilozan Spodilit, Romatoid Artrit, Tiroid Hastalıkları ve diğer Enflamatuar Tabanlı Klinik Tabloların oluşumuna zemin hazırlamakla birlikte, bu tercihlerdeki ısrar, mevcut hastalıkların da derinleşmesine, yaşam kalitesinin hızlı bir şekilde düşmesine neden olmaktadır.

Pepsin, protein hazmında ve vücudun yapıtaşı olan amino asit formuna dönüşümünde önemli bir enzimdir. Bu AKTİF enzim midede PASİF formu olan ‘Pepsinojen’in mide Hidroklorik Asidi (HCI) ile işlem görmesi sonrası aktif hale (Bu aktivasyon için midedeki pH değeri 3’ün altında, 1 – 2 seviyelerinde olmalıdır) gelmektedir. Mide özsuyunda bulunan hidroklorik asit (HCI), alınan besinlerin özümsenmesi için mide iç ortamını istenen seviyede tutmaktadır.
Vücuda alınan proteinin ve bu besin ögesini ayrıştıracak olan pepsin enziminin fonksiyonunu yerine getirebilmesi için mide özsuyunun optimal seviyede asidik olması gerektiği gibi esansiyel doğal asidik sular (turşu suyu, limonlu salata, sirkeli salata, şalgam suyu vb) ile de takviye edilmesi gerekir. Bu hidrolizasyon (SU eşliğinde parçalanma) sonrasında proteinler vücudun ihtiyacı olan amino asit öncesi formlara (polipeptit) dönüşür. Bu ara formlar bağırsakta peptidaz enzimi ile amino aside indirgenerek vücudun yapıtaşına dönüşmektedir.
Sindirim sürecinde MİDE doğal asit ortamı sağlanmazsa, yoğun bazik ortamda protein denatürasyonu (protein moleküler yapısının yararsız yıkımı) ile birlikte sindirim atıkların (amino asit seviyesine kadar indirgenmemiş protein agregatları) bağırsak yüzeyinde birikmesi bağırsak yüzeyine karşı enflamatuar tepkiyi artırır (Ülseratif Kolit, Crohn, Çölyak vb.)
Bağırsak yüzeyinde bu birikim sonrası sızdırmazlık duvarı bozularak geçirgenlikte aşırı artış olur ve metabolik atıklar dolaşım sistemine dahil olur. Bu süreçte bağ dokuda başlayan birikmeler tiroid bezi, kalça ve eklem gibi vücudun organlarına / alanlarına karşı reaksiyonel öz saldırının başlamasına, dolayısıyla da Haşimoto, Ankilozan Spondilit, Romatoid Artrit ve Astım gibi hastalıkların oluşumuna neden olur.
Hekiminizin Önerisi:
– Tuzla Başlanıp (Doğal Kaya Tuzu) Tuzla Bitirilmesi Mide Enzimatik Salınımının Regülasyonunda Önemlidir. Not: Tansiyon hastaları, doktorunun önerdiği rejime tabi olmalıdır.
– Yemekle Birlikte ve Hemen Sonrasında Su, Çay, Kahve, Meyve Suyu, Meyve, Maden Suyu, Tatlı vb.Tüketilmemeli
– Sirke ve Turşu / Turşu Suyu Tüketimi Artırılmalıdır (Mide Asidik pH’ının Korunmasında Önemlidir).
– Domates / Domates Suyu (Taze Sıkılmış) Tüketilebilir (Besinsel Ögelerin Özümsenmesinde Önemlidir).
– Yemekte Mutlaka Su İçilecekse de Limonlu Su Tüketilmelidir (pH Dengesi Alkali Olan Suyumuzun Doğal Yoldan Asitleşmesi Sağlanmalı).
– Sindirimi Zor Olan Protein Ağırlıklı Gıdaların Hazmını Kolaylaştıracak Sebze Ve Bitki (ıspanak, pazı, semizotu, brokoli, domates, biber, marul, maydanoz, roka, dereotu, tere vb.) Tüketimi Artırılmalıdır.

Ankilozan Spondilit ve Romatoid Artrit Hastalıklarının altyapı oluşumunda veya mevcut enflamasyonun akümülasyonunda ( iltihabın katlanması) Epstein–Barr virüsü (EBV), Üreoplazma, Sitomegalovirüs (CMV) virüslerin etkinliği yeni yayın ve literatürlerde yerini almaya başlamıştır.

Özellikle KRONİK / ENFLAMATUAR KÖKENLİ HASTALIK grubunda bu patojen mikro organizmalara karşı vücudun antikor titrelerinde % 80 civarında artış ve B lenfositlerinin yoğun aktivasyonu hayvan – insan klinik çalışmalarında bildirilmektedir. Romatoid Faktörlerin yükselmesinde rol oynayarak mevcut hastalıkların da agreve edici hale gelmesine neden olmaktadırlar.

İmmün sistemdeki dağınık ve hedef patojen ayırt etmeksizin bütün dokulara karşı tepkisel – negatif etki sonucu aşırı ancak etkin olmayan (Örnek: SU > SEL) bağışıklık tablosu ortaya çıkar. Bu durum ise enflamasyonu fizyolojik sınırların dışına taşıyacağı gibi esansiyel (dış kaynaklı) organik / inorganik girdilere karşı optimal savunma tepkisinin ortaya konamamasına neden olacaktır.

Hücre seviyesinde tedavi planı kurgularken vücut mikrobiyotası güçlendirilerek disbiyoza (faydalı canlı yaşamın yerini zararlı mikro organizmalara bırakması) engel olunmalı, immün reaktif tepki protektif (koruyucu) sınırlara çekilerek (Örnek: SEL > SU) KRONİK / ENFLAMATUAR KÖKENLİ HASTALIK'ların tedavisi önündeki engel ortadan kaldırılmalı.

Romatoid Artrit Hakkında Detaylı Bilgi ve Öneriler: https://www.drceyhunnuri.com/iskelet-sistemi-hastaliklari/iltihapli-eklem-romatizmasi-tedavisi/
Ankilozan Spondilit Hakkında Detaylı Bilgi ve Öneriler: https://www.drceyhunnuri.com/iskelet-sistemi-hastaliklari/ankilozan-spondilit-tedavisi/

– Vücut girdisindeki yanlışlık (gıdalardan aktarılan negatif mRNA bilgisi), DNA yapıtaşını oluşturan amino asit yapı konfigürasyonunun değişmesine neden olmaktadır. Bu değişim, enzimatik reaksiyonların hız ve sonucunu etkilemektedir.

– Bağırsak yüzeyinde cereyan eden fizyolojik dengeye zıt olaylar (yüzey mokuzasında atılım agregatlarının birikmesi), omurilik sempatik / parasempatik innervasyonunun korele çalışmasının ve omurga beslenmesinin bozulmasına neden olur.

– Vücutta su miktarının düşüşü, asidozu artıran besinsel ögelerin alımının fazlalığı sonucunda vücuttaki pH dengesinin sağlanmasında zorluklar meydana gelir ve iyon balansı asidoza kayar. Bu durum, özellikle bağ dokuda nötralize edilmemiş metabolik atıkların birikimini beraberinde getirir. Sonuç olarak, özellikle kalça bölgesinin dolaşımsal problemleri ile birlikte beslenmesi bozulur, enflamatur dejenerasyon başlar.

– Vücutta en küçük bir bağdaki (ayak bileğindeki bağ vb.) gevşeklik, süregen enflamatuar tepkinin artışına neden olur. Bu durum, mevcut omurga veya kalça iltihabının kronikleşme eylemini derinleştirir.

– Sürrenal bezden kortizon ve nöradrenalin gibi stres hormonlarının salınımındaki artış, böbreğin asit-baz dengesindeki regülatuar fonksiyonunun bozulmasına ve sonuçta yoğun bir metabolik atık yükünün, kan dolaşımından zayıf alanlarda toplanarak, enflamatuar tepkinin içsel organ ve yapılara yönelmesine sebep olmaktadır.

Ankilozan Spondilitin oluşumunda, hastalık omurga ve kalça çevresinde seyrediyor gibi görünse de, daha derin bir bakış sergilendiğinde bu ALTYAPI problemlerinin çözülmesi gerektiği gerçeği ortaya çıkmaktadır. Ancak bu oluşum tablosu netleştikten sonra lokal semptomatik tedavi değil, tamamen İYİLEŞME evresine geçilebilecektir.

ANKİLOZAN SPONDİLİT sadece omurga, kalça ve eklemleri ilgilendiren bir problem gibi görünse de, vücudun tamamını kapsayan bir hastalıktır. Tamamen tedavi edilebilmekle birlikte, asıl bakılması gereken yere bakılmadığı için kronikleşerek yaşam kalitesini düşürmektedir.

• Mekanik altyapı problemleri giderilmeli
• Hücrenin enflamatuar yükü azaltılmalı
• Hücrenin fizyolojik ihtiyaçları karşılanmalı
• Ve diğer metabolik imbalanslar giderilmeli

Hastaya özel tedavi protokolü oluşturulup, sürecin disipline edilmesi ile, 3- 4 ay gibi kısa bir sürede olumlu gelişmelerin görülmesi, kişilerin tedavi sürecine motivasyonunu artıracaktır.

Ruhsal Değişim:
– Çocukluk döneminde başlayan küçük korku ve kaygılar
– Ergenlik ve eğitim döneminde yaşanan stres ve depresyonlar
– Gelecek kaygısı ve ailevi etkenlerle beraber maddi yükün artması
– İş hayatı ve sosyal konumu nedeniyle yaşadığı travma ve kişiliğine aykırı yaşam tarzı
Onarılması güç kişilik bozuklukları ve insani değerlere duyarsızlığı getirir.

Bedensel Değişim:
– Küçük yaşlarda yaşanan üst solunum yolu ve idrar yolu enfeksiyonları, ishal, insanların rutin – normal zannettikleri hastalıklar
– Akut ve olağan zannedilen bir kısım hastalıklar, sistemdeki kaymalara doğru giden çizgiye dikkatlerimizi çekerken, biz o esnada semptomları baskılama yoluna giderek, sürecin kronikleşmesi ve vücudun akut belirtiler veremeyecek şekilde hastalığın derinleşmesine neden oluruz.
Kronikleşme ve derinleşme sürecinde ruhsal ve fiziksel bedendeki olumsuz değişim, yaşamsal güç ve yaşama sevincinin azalarak koruyucu fizyolojik ruhsal kalkanın yıkılmasına neden olur.

Bu durumun tedavisi ancak bu helezonlardaki katmanların tek tek çözülerek hastanın “Fizik, Duygu, Zihin ve Ruh” planında geriye doğru olumlu yeniden bilgilendirilerek tekrar fizyolojik temeline uygun şekilde çalışmasını sağlamaktır. Bu yaklaşım ortaya konulmadığı takdirde hastalıkların tedavisi semptomların hafifletilmesinden öteye geçemeyecektir.

D Vitamini, kendisi güçlü bir bağışıklık mediatörü olup, immün sistemin enflamatuvar tepkisini optimize ederek Otoimmün Hastalıkların (Astım – Romatoid Artrit – Ankilozan Spondilit – Çölyak – Crohn – Ülseratif Kolit – Hashimoto Tiroidi – Vitiligo – MS gibi) gelişimini önler.

D Vitamini, aşırı enflamatuvar sitokin (IL-1, IL-6, TNF-alfa) salınımını baskılayarak, patolojik iltihap oluşumunun önüne geçer ve bu sayede ‘Fizyolojik Enflamasyon’dan ‘Kronik – Patolojik Enflamasyon’a geçişi engellemiş olur.

Bu regülasyon, Astım – Romatoid Artrit – Ankilozan Spondilit – Çölyak – Crohn Ülseratif Kolit – Hashimoto Tiroidi – Vitiligo – MS gibi birçok hastalığın önlenmesinde önemli bir etkendir.

Otoimmün alt yapıya sahip hastalıklarda (Astım – Romatoid Artrit – Ankilozan Spondilit – Çölyak Crohn – Ülseratif Kolit – Hashimoto Tiroidi – Vitiligo – MS gibi) İLTİHABİ YÜKÜN AZALTILMASI tedavi protokolünde önemli bir aşama olmakla birlikte hastanın şikayetlerinin hafifletilmesinde yardımcı olacaktır.
Civan Perçemi (achillea millefolium) etkin ve olumlu şekilde ana tedaviye destek olur.

  • Bağırsak dinlendirilerek enzimatik ve metabolik imbalansın giderilmesi
  • Bağırsak yüzeyinin, presipite olmuş organik ve inorganik yabancı faktörlerden arındırılması
  • Destrükte olmuş bağırsak sızdırmazlık duvarının onarımı
  • Bağırsak yüzeyi biyolojik aktif yaşamının geri kazandırılması

Özelde bağırsak, genelde ise bütün kronik enflamatuvar durumların (Astım – Romatoid Artrit – Ankilozan Spondilit – Çölyak – Crohn – Ülseratif Kolit – Hashimoto Tiroidi – Vitiligo – MS gibi) tedavilerine yaklaşımda bu ek protokolün ardışık ve hastaya özel düzenlenmesi esastır.

Sakroiliak Eklemdeki İnstabilite kısa, orta ve uzun vadede dejeneratif sonuçlar doğurur

KISA VADEDE  (10-15 GÜN) : Kasık – Kalça – Bel – Sırt Bölgesinde Ağrı

ORTA VADEDE (3-4 AY) : Sakroileit (Sakroiliak Eklem İltihabı)

UZUN VADEDE (1-2 YIL) : Ankilozan Spondilit

ENFLAMATUVAR SİSTEMİK belleği olan kişilerde  hastalığı tetikleyebilen MEKANİK bir problemdir  Mutlaka fizyolojik sınırlara REDÜKTE edilmesi gerekir

Akut ve Fizyolojik Enflamasyon
– Sınırlı – Optimal
– İyileştirici – Rejenerasyon
– Yapıcı – Restrüksiyon

• YARA iyileşme süreci
• ÖKSÜRÜK ile, yabancı maddelerin akciğerlerden atılması
• İSHAL ile, vücuda zararlı maddelerin bağırsaklardan atılması

 

Kronik ve Patolojik Enflamasyon
– Otoimmün – Aşırı Orantısız
– Tahrip Edici- Dejenerasyon
– Yıkıcı – Destrüksiyon

• EKLEMLERİN iltihaplanması
• Bronşların sürekli dolması ile ASTIMA zemin hazırlaması
• Bağırsak yüzeyine karşı sürekli enflamatuvar tepki ile IBS, CROHN ve ÜLSERATİF KOLİT oluşması

Örneğin, sadece bir AĞRI ile kendini gösteren bir çok hastalığın temelinde (Astım – Romatoid Artrit – Ankilozan Spondilit – Migren – SLE Lupus – Çölyak – Crohn – Ülseratif Kolit – Hashimoto Tiroiditi – Vitiligo – MS) SÜREKLİ KRONİK YIKICI ENFLAMASYON vardır.

Glisemik indeksi yüksek gıdalar bağırsak yüzeyinden emilerek kana geçişi çok hızlı gerçekleşir ve içerdiği karbonhidrat da kan glikoz seviyelerinde ani yükselmelere neden olur. İnsülindeki bu ani artış ise beraberinde hipoglisemiyi (ani düşüş) getirir. Optimal değerlerden çok uzak bu Hipoglisemi ve Hiperglisemi durumları, dejeneratif ve enflamatuvar reaksiyonları tetikleyerek, Astım – Romatoid Artrit – Ankilozan Spondilit – Migren – SLE Lupus – Çölyak – Crohn – Ülseratif Kolit – Hashimoto Tiroiditi -Vitiligo – MS gibi Otoimmün hastalıkların oluşum sürecini başlatır.

• Öncelikli şart bu tip gıda tüketiminin azaltılması olmakla birlikte, eğer unlu mamul tüketildiyse 1 tatlı kaşığı zeytinyağı / çörekotu yağı veya 1 kase ev yoğurdu alınmasını
• Bu tip gıda tüketimini engelleyemiyorsak, yiyeceklere veya öğüne glisemik endeksi değiştirecek gıdalar eklenmesi uygun olacaktır.

28
– Erişte veya makarna gibi yemeklere KEPEKLİ SOS eklenmesi
– Özellikle çocukların kahvaltıda krem çikolata ve reçel vb. tüketimi varsa yanında tereyağı yedirilmesini ÖNERİYORUZ

– Yaz tatili sonrası stresli dönemin başlaması
– Mevsim değişimi ile havadaki ısı ve nem değişimi
– D Vitamini değerlerinde şiddetli düşüş. Stres hormonlarının aşırı tetiklenmesiyle, D vitaminin hızla tükenmesi. Kapalı ortamda geçirilen sürenin artması

Otoimmün alt yapıya sahip hastalıklarda (Astım – Romatoid Artrit – Ankilozan Spondilit – Çölyak Crohn – Ülseratif Kolit – Hashimoto Tiroidi – Vitiligo – MS gibi)mevcut durumun agreve olmasına neden olur.

– KORTİZOL hormonu seviyesi sürekli takip edilmeli. Sabah 09:00’dan önce değerlere bakılmalıdır
– Ayak altı, boyun kökü ve göbek altına sıcak uygulama. Günde 1 kez akşam 20-25 dk
– D vitamini seviyesi sürekli takip edilmeli. 100 ng/ml değerinde tutulmalıdır
– Yağlı balık (somon, uskumru vb) ve yumurta tüketimi artırılmalı. D vitamini seviyesinin korunmasında destektir

Hücre seviyesinden başlayacak bir tedavi protokolü ile, orantısız enflamatuvar biyokimyasal sürecin yönetim ve takibi sağlanmalıdır.

KRONİK OTOİMMÜN HASTALIKLARDA (Romatoid Artrit, Ankilozan Spondilit, Fibromiyalji, Huzursuz Bacak vb.) gözden kaçan, ancak en önemli etkenlerden biri hastanın bilinçaltının duru – temiz olmamasıdır.

Bu hastalık grubunun tedavisinde, hastaların yaşamı boyunca maruz kaldıkları tüm stres faktörlerinin ele alınarak tedaviye katkı sağlanması çok önemlidir.

Kişinin hayatında, daha önceden yaşanmış olaylarla ilgili olarak, affedemediği kişi veya kişiler varsa ve sürekli suçlama söz konusu ise bilinçaltı sürekli karmaşık olacak ve dopamin, melatonin ve seratonin gibi mutluluk hormonlarının salgılanmasını baskılayacak ve azaltacaktır.
Nöradrenalin – Kortizon gibi stres hormonlarının DENGELENMESİ, Dopamin – Melatonin – Seratonin gibi, vücudumuzu rejenere eden hormonların AKTİVASYONU sağlanırsa, bu hastalıkların iyileşme süreci hızlanacaktır.

Alt yapısındaki zafiyet ve iklimsel patojenik faktörlerin aşırı etkisi ile vücuttaki besleyici ve koruyucu enerjinin engellenmesi, ENGELLENMİŞ AĞRILI HASTALIKLAR (Ankilozan Spondilit, Fibromiyalji, Polimiyalji Romatika, Romatoid Artrit, Osteoartrit, Psöriatik Artrit, Ülseratif Kolit vb.) oluşumuna zemin hazırlar.

Etiyopatogenizine doğru yaklaşım ortaya konulursa BU HASTALIKLAR TAMAMEN İYİLEŞECEKTİR.

Hasta Beyanı ve ‘KOMPLİKE HASTALIKLAR’ın Kökenine DOĞRU YAKLAŞIM sergileyen HEKİMİN TEŞHİS ve BULGULARI

Alt yapısında anne – babadan aktarılan, doğum ve çocuklukla birlikte oluşan zafiyetin hazırladığı, hastalığa yatkın vücut fizyolojisi ve dış patojenik – iklimsel etmenlere maruziyet,hastalığın başlamasında önemli tetikleyici faktördür.
Beslenmedeki bozukluk ve stresin yönetilememesi,oluşan hastalığı agreve eden önemli faktörlerdendir.

HASTANIN VE HASTALIĞIN KRONOLOJİSİ DOĞRU TESPİT EDİLİP,TEDAVİ SÜRECİ DOĞRU YÖNETİLİRSE, BU HASTALIKLAR TAMAMEN İYİLEŞECEKTİR

Romatoid Artrit, Astım, Çölyak,Haşimoto Tiroiditi,Ülseratif Kolit, Sedef, SLE, MS, Crohn, Migren, Huzursuz Bacak başta olmak üzere diğer tüm OTOİMMÜN ve KRONİK HASTALIKLARDA cevaplanması gereken 5 soru vardır:

– Hastayı bütüncül düşünüyor muyuz ?
– Hastalığın ismini ön plana çıkarmadan, hastalığın altyapısında yapı ve fonksiyon bozukluğunu dikkate alıyor muyuz ?
– Vücuttaki otoregülasyon (kendi dengesini koruyabilmesi) yetisi nedir ?
– Hücrenin canlı yaşamını sürdürebilmesi için yeterli dolaşım ve etkin boşaltım var mı?
– Hücre – doku – organ – sistem seviyesinde ve globalde insanın hareket / dinamizmi ne durumdadır ?

A – Hücre Esaslı Patogenez
1- TOKSİSİTE Hücrenin iltihabi yükünün artması
2- ASİDOZ Hücrenin Ph’dan asit yönüne kayması
3- HİPOKSİ Hücrede oksijenlenmenin azalması
4- OKSİDAN STRES Hücrenin antioksidan kapasitesinin düşmesi
5- OTOİMMÜNİTE İltihabi yükün artmasına bağlı, bağışıklık sisteminin aşırı tepkisi

B – Dolaşım Esaslı Patogenez
1- BESLEYİCİ Arterial dolaşımın bozulması
2- TOPLAYICI Venöz dolaşımın bozulması
3- ARINDIRICI Lenf dolaşımın bozulması
4- UYARICI Sinir iletiminin bozulması
5- MADDEYİ BESLEYİCİ Enerji dolaşımının bozulması

Hastaya özgü bütüncül yaklaşım ile İNTEGRATİF TIP protokolleri çerçevesinde;
– Kişinin yaşam şekli gözönüne alınmasıyla beslenme şekli belirlenerek
– Çevresel faktörlerin genlerle olan ilişkileri düzenlenerek
– Uyku ve hipotalamo – hipofizer – adrenal – stres yanıt sistemleri düzenlenerek
– Kişinin metabolizmasına yönelik vitamin, mineral, element ve mikro besin ihtiyaçları tamamlanarak
– Detoksifikasyon (toksinlerden arınma) ve biyotransformasyon (biyolojik – metabolik değişim süreçleri) sistemleri desteklenerek
– Hastalığın nedeni olan ve biyolojik sistemleri bozan faktörleri (asidoz, hipoksi, perfüzyon bozukluğu, atılım sistemi bozukluğu vb.) ortadan kaldırarak

Romatoid Artrit, Astım, Çölyak, Haşimoto Tiroiditi, Ülseratif Kolit, Sedef, SLE, MS, Crohn, Migren, Huzursuz Bacak başta olmak üzere diğer tüm OTOİMMÜN HASTALIKLARIN TEDAVİSİ MÜMKÜNDÜR

Ankilozan Spondilit – Onlar Sağlığına Kavuşuyor – İbrahim Kara

Ankilozan Spondilit – Onlar Sağlığına Kavuşuyor – Gizem Bulut

Ankilozan Spondilit – Onlar Sağlığına Kavuşuyor – Levent Menekşe