Bilgi ve Demeçler

Son Yazılar

Tunç Çağı’ndan Günümüze Ankilozan Spondilit

Ankilozan Spondilit (AS), Sakroiliak ve Omurga eklemlerindeki artritik değişiklikler, adezopati ve ankilozis ile karakterize, bir Seronegatif (laboratuvar değerleri yüksek olmayan) Spondiloartropati şeklidir. AS’de görülen kemik mineral yoğunluğundaki azalma, geniş omurga füzyonu (kaynaması), bireyi omurga kırıklarına yatkın hale getirmektedir. Hastalığın oluşabilmesi için genetik yatkınlık dışında mekanik problemler ve hatalı yaşam şekli de gereklidir. Genetik faktörlerden en yaygın kabul görmüş olanı insan lökosit antijen kompleksi HLA-B27’dir. HLA-B27, seronegatif spondiloartropatilerle de ilişkili olsa da, AS ile en güçlü ilişkiyi göstermektedir. Dünya popülasyonunda ortalama görülme sıklığı genellikle % 0.1-1.4 arasında değişir. Japonlar’da % 0.04, Haida Kızılderilileri’nde % 6 oranında görülür. Türkiye’deki sıklık oranı bilinmemekle birlikte ortalama % 0.5 sıklıkta olduğunu düşünürsek ülkemizde yaklaşık 300-350 bin AS’li olduğu söylenebilir. Erkeklerde kadınlara göre 3 kat daha fazla görülmektedir. Ancak hastalığın insanlık tarihi boyunca ne kadar geriye kadar izlenebileceği tartışılmaktadır.
Ermenistan ve Almanya’nın ortak yürüttüğü bir arkeolojik çalışmada* Güneydoğu Ermenistan’da (Norabak Bölgesi) dört mezar odası ortaya çıkarıldı. Mezar odasında yaklaşık M.Ö. 1.400 – 1.200 tarihine ait olduğu tespit edilen bir iskelet radyokarbonu bulundu. İskelette, AS için karakteristik özelliklerin bir kombinasyonu yapılan inceleme ile gösterildi. Kemiğin mükemmel bir şekilde korunması sayesinde, iskeletteki patolojik değişiklikler detaylı bir şekilde analiz edilebildi. Bu durum antik dönemlerin iskelet kalıntılarını incelenirken nadiren görülen bir durumdur. Bilimsel çalışmanın sonucunda iskeletteki bulgular sayesinde AS tanılı bir hasta olduğu doğrulanabilmiştir ve hastalığın sıklıkla dikkat edilmeyen bazı karakteristik özellikleri de gösterilebilmiştir.

3.000 yıl öncesine ait kalıntılar hastalığın bize ne kadar eski bir hastalık olduğuna dair yeterli kanıt sunması önemli bir gelişmedir. Ancak bunca yıla rağmen günümüzde tedavisine yönelik konsensüsün olmaması da bir o kadar üzücüdür. Hastalık maalesef genç bireylerin günlük konforlarını ve hayat kalitelerini bozmaya devam etmektedir. Son yıllarda medikal tedaviler dışında yapılan GETAT uygulamaları, diyet protokolleri ve egzersiz programları da hastaların önemli bir kısmına fayda sağlamaktadır.

*https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/31486823

Dikkat Eksikliği ve Fiziksel Aktivite İlişkisi / Hareket Sağlıktır

Dikkat Eksikliği ve Fiziksel Aktivite İlişkisi / Hareket Sağlıktır
Okul çağı çocuklarının ebeveynler tarafından en sık şikayet konuları derslere olan ilgisizlikleri, beslenme problemleri, dikkat – konsantrasyon problemleri ve çağımızın sorunu bilişim araçları ile çokça vakit geçirmeleri olarak sıralayabiliriz. Dikkat ve konsantrasyon problemleri aileleri en fazla kaygılandıran bir durumdur. Çocuklarımızı bir yarış atı gibi gördüğümüzden “çocuklarımız sınıflarında okulda ve hatta bulunduğu ilde birinci olmak zorunda olduğundan” bu durum kaygı düzeyimizi arttırmaktadır. Bu bakış açımızdan dolayı aslında sorunlu görülen çocukların önemli bir kısmı normaldir. Çocuklar yetişkinler kadar dikkatlerini toplayamaz dakikalarca aynı konuya ilgi göstermez ve okulda geçirdikleri vakit dışında her gün evde de 3-4 saat çalışamazlar. Dikkatlerinin dağılması ve sıkılmaları kadar doğal bir şey olamaz. Ancak hedeflerimiz olduğu için (çocuğun değil bizim hedeflerimiz) çocuğu sıkabildiğimiz kadar sıkmaktayız. Çocuk dediğin hayatı oynayarak öğrenen en değerli varlıklarımızdır. Arkadaşları ile yeterince vakit geçiremeyen çocuklarda farklı sorunlar ortaya çıkabilir. “Çocuğumda dikkat eksikliği, hiperaktivite bozukluğu veya konsantrasyon bozukluğu olmasın !” demeden önce hal ve davranışlarımızı gözden geçirmekte fayda vardır.
Gelelim asıl konumuz olan dikkat eksikliği ile fiziksel aktivite arasındaki ilişkiye. King’s College London’dan Dr. Taylor ve arkadaşlarının Eylül 2019 da yaptıkları bir çalışmada orta ve yüksek yoğunlukta egzersiz, dikkat eksikliği / hiperaktivite bozukluğu olanlar da dahil olmak üzere çocuklarda bilişsel ve işlevsel davranışı iyileştirebildiği ve bununla birlikte, uzun süreyle hareketsizlik dikkat dağınıklığına neden olduğu belirlenmiştir. Çalışmada çocuklara on iki hafta boyunca iki haftada bir 40 dakikalık egzersiz seansları eğitmenler eşliğinde yaptırılmış ve aile ile iş birliği şeklinde durum değerlendirilmesi yapılmıştır. Program sonucunda çocukların dersteki konsantrasyonunda artış ve öğrenme kabiliyetlerinde belirgin iyileşme tespit edilmiştir. Ayrıca çocuklarda fiziksel gelişim ve iştah problemleri de olumlu etkilenmiştir.
Fiziksel egzersizin konsantrasyon üzerindeki etkisi erişkinlerde de benzer şekilde ortaya çıkmaktadır. Düzenli egzersiz programların ile dopamin adrenalin noradrenalin ve seratonin hormonlarının salınımları dengeli hale geldiğinden, düzenli olarak yapılan egzersizler dikkat eksikliği ve mutsuzluğa karşı koruyucu etkiye sahiptir.
Benzer durum kronik hastalıklarda da geçerlidir. Kronik hastalıkların en temel sorunu ataklar halinde veya sürekli olarak devam eden inflamasyonlardır. Kronik inflamasyon, ağrılarımıza neden olan, günlük konforumuzu bozan ve yapısal sorunlara neden olan fizyopatolojik bir durumdur. Romatoid Artrit, Ankilozan Spondilit, Lupus gibi toplumumuzda sıkça gördüğümüz hastalıkların temelinde kronik inflamasyonlar yatmaktadır. Bu patolojik durumu ortadan kaldırmak için inflamasyonun doğal yollarla ortadan kaldırılmaya çalışılması klinik seyir açısından pozitif etkileri olacaktır. Bu nedenle günlük 30 dk egzersiz programlarının kronik inflamasyonu anlamlı azalttığı bilinen bir gerçektir.
Dikkat eksikliğinden kronik inflamasyona, iştah problemlerinden hafif orta depresyona, obezite ve diyabete kadar bir çok hastalığın tedavisinde egzersiz programları etkili olabilmektedir. Koruyucu hekimlik veya destek tedavi amaçlı olarak hastalığımız olsun olmasın öncelikli olarak kendimizden başlamak kaydı ile aile boyu harekete geçmekte fayda vardır. Her bireyin hoşlanabileceği ve sürekli olarak yapabileceği egzersiz programlarını belirlenmeli ve düzenli olarak yapılmalıdır. Egzersiz içeriğini hastalığımız varsa tabi ki bir uzman kontrolünde belirlemekte fayda vardır. Unutmamak gerekir harekete geçmek torbalarca ilaç kullanmakta daha faydalıdır.
Bugünden tezi yok … Haydi !
HAREKET SAĞLIKTIR

www.drceyhunnuri.com

Mutluluk Elimizde / Onu Keşfetmeyi Bilenler: ‘’Mavi Zone‘’

Mutluluk Elimizde / Onu Keşfetmeyi Bilenler: ‘’Mavi Zone‘’
İnsanların daha uzun ve daha sağlıklı yaşadıkları yerlerdir. Bu mavi bölgelerde insanlar 100 ve üzerine kadar yaşayabiliyorlar. Üstelik sadece uzun süre yaşamıyorlar; sakatlanmadan, hastalanmadan, sağlıklı bir şekilde bu bölgede yaşamayı başarabilmişler. Aynı çağı paylaştığımız bu insanlar bunu nasıl başarabilmiş acaba? Bu büyüleyici topluluklarda uzun ömür ve sağlıklı yaşamın sırrı nedir? Modern teknolojiye sahipler mi, çok miktarda takviye alıyorlar mı, koşu bandı üzerinde koşuyorlar mı, düzenli egzersiz yapıyorlar mı, çok özel diyet listelerine göre mi besleniyorlar, çok uzak diyarlardan özel gıdalar mı getiriyorlar, özel genleri mi var? Hayır, buradaki sırlar bambaşka:
Bu bölgeler ;
· İtalyan Adası, Sardunya
· Okinawa, Japonya
· Loma Linda, Kaliforniya
· Kosta Rika’nın izole Nicoya Yarımadası
· Ikaria, yalıtılmış bir Yunan adası
Yaşam Biçimimizde Değişim Şart !
Bu bölge insanları oldukça basit bir şekilde, sağlıklı bir diyetle besleniyorlar, doğal bir şekilde yetiştirdikleri ile besleniyorlar, gıdalarında sanayileşme yok, aile hayatına önem veriyorlar, hayata dair yaşları ne olursa olsun bir amaçları var, dini inanışlara değer veriyorlar ve düşük stresli bir yaşam tarzında yaşıyorlar. Uzun yaşamanın sırrı bu kadar basit mi? Evet, bu kadar basit.
Bu yaşam tarzını büyük şehirlerde elde etmek zor görünse de, ülkemizde kırsal kesimde sağlamak mümkündür. Büyük şehirde olsak bile sade yaşamı stressiz yaşamı yakalamak için çaba sarf edilmelidir. İnsanlar her zaman karmaşık tıbbın ve pahalı modern teknolojik tedavilerin uzun ve sağlıklı yaşamak için gerekli olduğunu düşünüyor. Uzun ve sağlıklı bir yaşam çoğunlukla bireyin elinde. Sağlıklı yaşam tarzını seçmek bizlere kalmıştır ve ne yazık ki çoğumuz bu yaşam tarzını yaşamamayı seçiyoruz. Kırsal kesimde yaşayanlar çoğunlukla büyük şehirlerin stresli hayatına özeniyorlar. Yaşam biçimi tercihimiz geleceğimizi ve neslimizi de etkiliyor.
Vücudumuzu Kirletiyoruz!
Öncelikle, sağlıklı bir diyetle ne kastediyoruz? Mavi bölge araştırmasıyla kastedilen sağlıklı bir diyet, sebzeler, meyveler, balıklar ve fındık ceviz gibi işlenmemiş kuru yemişleri çokça tüketme ve kırmızı et, her türlü şeker, katı yağları ve modern uygarlığın toksik işlenmiş gıdalarından uzak kalarak beslenmeyi kast ediyoruz.
Bu bölgelerde yapılan araştırmalarda fermente ürünleri çokça tükettikleri, bitkisel çaylardan ve keçi sütünden faydalandıkları görülmüştür. En önemlisi, genellikle iyi şeyler (meyve, sebze, balık) yemenin ve zararlı gıdaları (ticari amaçlı üretilen et, yağ, şeker) kesmenin üst düzeyde etkisi ile hareket etmektedirler.
Vücudumuz canlı bir biyolojik makinedir. Doymuş yağ ve inflamasyonu tetikleyen şekerli gıdalar ve kimyasal olarak tahrip edici diyetlerle doldurduğumuz vücudumuzun acı çekmesi şaşırtıcı olabilir mı? Literatürler, kalp hastalıkları, diyabet ve obeziteyi yalnızca diyet ile neredeyse % 100 kontrol edebileceğimizi göstermiştir. Binlerce denemede ve bilimsel çalışmada, kanser ve Alzheimer dahil olmak üzere birçok önemli hastalığın insidansının sağlıklı bir diyetle ciddi şekilde sınırlandırılabileceği belgelenmiştir. Komşumuz Ikaria adasındaki insanlarda Amerikalılara göre %50 kalp hastalığı % 20 kanser vakaları daha az görülüyor.
Harekete Geçmeliyiz !
Düzenli egzersiz, tüm mavi bölgelere göre bizim anladığımızdan farklı bir şey. Kosta Rika’nın Nicoya yarımadasında koşu bandı ve fitness merkezleri yok. Yapay olarak egzersiz programlarını hayatlarına dahil etmemişler. Halihazırda egzersizi günlük yaşamlarına dahil etmişler. Günlük hayatlarında dağlara tırmanıyor, tepelerin içinden geçiyor, toprağı işleyerek ürün elde ediyor aktivitelerini günlük hayatın içinde yaşıyorlar. Yıllar önce atalarımızın yaptığı gibi ekmeklerini taştan çıkararak daha zinde ve daha sağlıklı oluyorlar. Gün boyu düşük yoğunluklu bile olsa sürekli hareketli olmak kan dolaşımını arttırır fazla kalorileri yakar, kaslarımızı daha güçlü kılar, vücudumuz daha sert ve sağlıklı olur. Günlük rutin formda sürekli olarak hareketli olmak organizmayı zinde tutar, hastalıklarla daha rahat savaşır. Toksinleri ve atıkları parçalamak yok etmek daha kolay hale gelir.
Avrupa, Amerika ve ülkemizde nadir gördüğümüz 90 yaşındaki bireyler, genellikle zayıf ve güçsüzdürler, tekerlekli sandalyelere mahkum ve sayısız ilaçlarla desteklenirler. Mavi bölgelerdeki 90’lık dedelerin bilek güreşi yaptığına kendi işlerini rahatlıkla yapabildiklerine şahit olabilirsiniz. 90 ve hatta 100 yaşına ulaşan bireyler genellikle aktif, normal, ilaçsız, çoğunlukla sağlıklı yaşamları sonuna kadar yaşayabilirler. Bu inanılası güç durum hepimize ilham vermeli ve uzun ve sağlıklı yaşamak için gayretimiz artmalıdır.
Şayet R3bütün gün etrafta oturarak vücudunuzun düşük verimli, düşük enerjili, düşük etkili bir karkas haline gelmesine izin verirsek kemikleriniz zayıflar, kaslarımız katılaşır, toksinler ve atık birikir. Ya vücudumuzu kullanacağız, ya da kaybedeceğiz !
Stresli Hayatın Getirdikleri – Götürdükleri ?
Düşük stresli ve mutluluk dolu bir hayat. Teoride çoğumuz bunu istiyoruz, ancak gerçekte çok azımız bunu başarıyoruz. Mavi bölgelerde uzun ve sağlıklı yaşamak, düşük stresli, güçlü aile bağlarıyla zenginleştirilmiş mutlu yaşam, bir amaç duygusu ve saygın maneviyat dozu ve uyku (günlük 5-6 saat) disiplini ile mümkün olabilmektedir. Sağlıklı beslenmenin ve egzersiz yapmanın basitliğinden farklı olarak, sağlıklı bir yaşam tarzının bu üçüncü ayağını tam olarak tanımlamak zordur.
Stresi nasıl ölçeriz? Mutluluğu nasıl ölçeriz? Kişinin dindarlığını, iç dünyasındaki sükuneti nasıl ölçeriz? Her ne kadar bu durumları tanımlamak zor olsa da, ortak bir noktada hepimizin konuyu kavrayabilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Genel olarak yaşamdaki yerimizden memnunsak, uzun ömür ve sağlığı teşvik edecek şekilde davranırız. Değilsek veya kabullenmemişsek stres hormonları artmaya başlar. Bilimsel çalışmalarla, stresin ciddi zararlı etkileri olduğu kanıtlanmıştır. Vücudumuzdaki strese cevap olarak üretilen kortizol, vücuda özellikle zararlıdır. Sürekli stres, öfke ve kızgınlık dolu bir hayat yaşayanlar, bedenlerinde sürekli akan yüksek seviyede kortizollere maruz kalırlar. Bunun uzun vadeli etkileri çarpıcıdır, kan basıncını arttırır tüm dokularda kolay hasarlanmaya neden olur, kemiklerde kırılganlığı kolaylaştırır ve özellikle koroner arter hastalığına yatkın hale getirir. Yara iyileşmesinde gecikme de kortizolun gözden kaçan etkilerindendir. Uzun vadeli stres diyabet ve obeziteye yol açtığı da bilinen bir gerçektir. İltihabi durumlar, geçmeyen basit enfeksiyonlar ve romatizmal hastalıklar da görülebilir. Özetle; stresli bir yaşam vücudunuzda ateş yakmakla özdeş denilebilir. Ateşin yakarak yok ettiği gibi streste bizi yakar ve yok eder. Ne kadar az stres, o kadar sağlıklı ve uzun ömür.
Sadece Yaşam Tarzı mı?
Uzun ömürlü ve sağlıklı olmanın sırrının yaşam tarzından başka bir şey olmaması gerçekten bu kadar basit mi? Sihirli hap gerekmez mi? Gelişmiş bir makineye gerek yok mu?
Cevap: Evet!
Uzun ve sağlıklı yaşamak gizemli değildir. Bunu anlamak zor değil. Bu bir seçimdir ve ne yazık ki çoğu insanın tercihi yanlış. Seçimlerimiz para merkezli olduğundan büyükşehir yaşamını tercih ediyoruz. Ülkemizde mavi bölge yaşam tarzı ile yaşayan Ege’de, Akdeniz’de ve Karadeniz’in yayalarında birçok vatandaşımız var, bunları biliyoruz, tercihlerini doğru yapmışlar. Orantısal olarak Türkiye nüfusunun %1-5’i olabilir. Bu oran çok az, tarım ve hayvancılık memleketi olan ülkemizde kırsal kesim nüfusunun daha fazla olması gerekirdi. Büyükşehir hayatı zevk vermiyor ve sizi yoruyor ise hala geç kalmış sayılmazsınız. Tercih elinizde, imkan varsan hemen doğal yaşam tarzına dönüşmemiz kaliteli yaşam için şart, başlamak için asla geç değildir. Bazı çalışmalar, uzun ömür ve sağlıktaki çarpıcı gelişmelerin kötü bir yaşam tarzını düzelttikten kısa bir süre sonra geri dönebileceğini göstermektedir.
Uzun ve sağlıklı yaşamak, beden ve zihin için sürekli, günlük pozitif zenginleştirme yaşam tarzı gerektirir. Çoğumuz için bu zor görünebilir, hatta imkansız da olabilir. Zararın neresinden dönersek kardır misali hayatımızda, yapabiliyorsak köklü, yapamıyorsak küçük dokunuşlarla değişime başlayalım. İlk hareket her zaman zordur. Ben insanlardaki değişime karşı dirençlerinin kaynağının tercihlerimizden kaynaklandığını düşünüyorum. Mesela, güzel bir yemek için gece bile olsa üşenmeden harekete geçebiliyoruz. Para kazanma odaklı bir görüşme günün hangi saatinde olursa olsun hemen odaklanabiliyoruz. Ancak konu hareket bedensel aktivite olunca hemen yorgun oluyor ve başımızın ağrısını bahane ediyor iş stresinden bahsediyoruz. Hayata dair önceliğimiz sağlığımız değil çünkü. Genel kabulümüz hele bir para kazanalım, genciz, para makam mevki için çabalayalım sonra spor yapar, sonra sağlık için uğraşırız. Ancak unutmayalım ki; sağlık için spor da aynen öğrenme gibi erken yaşta yapılırsa ve sürekli olarak yapılırsa anlamlıdır. 50 yıl sonra öğrenmenin etkileri göreceli olarak daha az olduğu gibi sporun etkisi de o nispettedir.
Spor dışında tecihimiz sağlıklı yemekler olmalı. Önümüze gelen her şeyi yememeye dikkat etmeliyiz. Egzersizi günlük hayatımızın bir angaryası yerine anlamlı bir parçası haline getirmenin yollarını bulmalıyız. Kaliteli uykudan fedakarlık yapmamalı, onu her daim aramalıyız. Erken yatıp erken kalkmayı alışkanlık haline getirmeliyiz. Bedensel yorgunluk sonrası uyku hep kaliteli olmuştur. En azından hafta sonraları toprak ile uğraşmanın yolu bulunmalı ve bu yolla hafta içi biriken stres atılmalıdır.
Özetle;
Bedenimizi her zaman hareketli kılmalı
Gün içerisinde daha az oturmalı ve hareket etmek için bahane üretilmeli
Bol su içmeli sigara ve alkolden mümkün olduğunca uzak durmalı
Çay ve kahve olabildiğince az tüketilmeli
Hazır içeceklerin her türlüsünden uzak durmalı
Kırsal kesimde yaşam imkanı varsa tercihimizi bu yönde kullanmalı
Elektronik cihazlardan mümkün olduğu kadar uzak durmalı
Sosyal medya hesaplarında uzak durmalı, toprak ve sevdiklerimizle daha çok vakit geçirilmeli.
Mutlu olabilmek için mümkünse her gün değilse haftada bir gün duygu-düşüncelerimizi dost ve arkadaşlarımız ile haftada bir kez paylaşalım.
Çekirdek ailemize vakit ayırmalı onlarla daha fazla vakit geçirmeli
Aile hayatı emek ister, ev otel olmaktan çıkarılmalı
Para değil, makam değil, sağlık önceliğimiz olmalı
Spor yapmalı, hareket etmeli ve bunları sürekli ötelemekten vazgeçmeli
Spor merkezleri koşu bantları yürüyüş parkurları olmadan da hareket mümkün
Sporu hayatımızın içine merkezine almalı ve ekmek gibi su gibi ihtiyacımız olmalı
Mutlu ve Sağlıklı Olmak Elinizde …
Sağlıcakla Kalın …
www.drceyhunnuri.com

Sağlık ve Uzun Yaşam: Kontrollü Açlık / Kontrollü OTOFAJİ


Japon Hücre Biyoloğu Yoshinori Ohsumi, 2016 yılında hücrelerin içeriğinde nasıl geri dönüşüm ve yenileme yaptıklarına ilişkin otofaji adı verilen bir süreçle ilgili olarak Nobel Tıp Ödülü’nü kazandı. Açlık, yaşlanma sürecini yavaşlatmaya yardımcı olan ve hücre yenilenmesini olumlu yönde etkileyen otofajiyi harekete geçirir.
Otofaji Nedir?
Açlık sırasında hücreler, proteinleri ve diğer hücre bileşenlerini parçalayıp enerji için kullanırlar. Otofaji sürecinde hücreler virüsleri – bakterileri yok eder ve hasarlı yapılardan kurtulur. Hücre sağlığı, yenilenmesi ve hayatta kalması için kritik bir süreçtir.
Ohsumi’nin Çalışması
Ohsumi, mayadaki otofajiyi inceleyen çalışmasıyla yepyeni bir bilim alanı oluşturdu. Otofaji genlerinin insanlar dahil bir çok organizma tarafından kullanıldığını ve bu genlerdeki mutasyonların hastalığa neden olabileceğini keşfetti. Hayvanlar, bitkiler ve tek hücreli organizmalar, kıtlıklara dayanması için otofajiye güvenir.

İlk olarak 1960’larda keşfedilmesine rağmen, Ohsumi’nin 1980’lerin sonlarından ve 1990’ların başlarından günümüze kadar yaptığı araştırmalar otofajinin Kanser, Romatizmal Hastalıklar Demans ve Parkinson gibi hastalıklardan korunmada rol oynadığını göstermiştir. Ohsumi otofajiyi araştırmaya başladığında, bu konuda yayınlanan makale sayısı yıllık 20’yi geçmezken, günümüzde ise her yıl 5.000’den fazla kanser ve uzun ömürlü yaşam ile ilgili çalışmalar yapılmaktadır.
Sağlık İçin Açlık
Dini ve manevi inançların gereği günün belirli saatindeki kontrollü kısa süreli oruçlar, birçok kültür ve inanç için ortaktır ve binlerce yıldır uygulanmaktadır. Her inanışta şekli ve süresi farklı olabilir ancak içeriği ve mantalitesi aynıdır. Bu da aslında inanışların birbirlerinde etkilendiklerini ortaya koymaktadır. İnanışlardaki kontrollü açlık yani oruç günün belirli saatinde olduğu sürece bilimsel öğretilere daha yatkındır. Bazı toplumlar hayvansal gıdalar yememe veya yalnız su içme şeklinde oruçlar yapmaktadırlar. Bilimsel analizler her durum içinde ayrı olarak yapılmıştır. Analizlere göre kontrollü açlıklarda kalori kısıtlaması da yapılır, yani daha az yemek yenilirse otofajik süreçler daha hızlı devreye girmektedir. Özetle inanışımızın gereği olarak ramazan orucunun otofaji süreçlerini kontrollü bir şekilde tetiklemesi için bir kişilik oruç tutarken üç kişilik yemek yememeliyiz. Ramazan ayında kilo kaybı olması otofajinin aktif olduğunun göstergesi olabilir. Ancak oruca rağmen kilo alınması metabolizmaya faydadan çok zarar getirmektedir.
Bilim adamları 12 ila 24 saat boyunca kontrollü açlığın otofajiyi tetiklediğini ve oruç tutmanın uzun ömürlü yaşamanın sebeplerinden biri olduğunu düşünüyorlar. Oruç ile ilgili kan şekeri kontrolü, inflamasyonun azaltılması, kilo kaybı ve beyin fonksiyonlarının gelişmesi ile ilişkili geniş bir araştırma alanı vardır.
Egzersizin de kontrollü açlık gibi bazı hücrelerde otofajiyi tetikleyerek hücrelerin onarım ve yenileme işlemini başlattığı bildirilmiştir.
Yayınlanmış çalışmalar, beynin kısa süreli gıda kısıtlamasının birçok kısıtlayıcı etkisinden kurtulduğunu göstermiştir. Bunun nedeni beyin diğer organlara göre, otofaji de dahil olmak üzere besin yoksunluğunun akut etkilerinden korunan metabolik olarak ayrıcalıklı bir organ olduğundan kaynaklandığı düşünülmektedir. Uzun süre açlıklarda beyine yeterince glikoz gitmediğinden sıkıntı olabileceği düşünülmüştür. Başka çalışmalar bunun böyle olmadığı kısa süreli gıda kısıtlaması kortikal ve Purkinje nöronlarında otofajinin çarpıcı bir şekilde artmasına neden olduğu bildirilmiştir. Beyin sinir sisteminin nöronlarında kısa süreli bir gıda kısıtlaması periyodunun, nöronların yaygın bir şekilde regüle edilmesini sağlayacağı yönünde bilim adamlarının gözlemleri olmuştur. Kontrollü açlıklarda otofajinin düzenlenmesi bilinenin aksine nöroprotektif (sinir sistemini koruyucu) bir etkiye sahip olabilir.
Mavi Bölgeler (Blue Zones)
Dünyada standart dışı yaşam tarzlarını benimseyerek uzun ömürlü yaşamayı sağlayabilmiş farklı topluluklar bulunmaktadır. Doğal yaşamaya önem vermiş sosyal bağları kuvvetli birlikte yaşamaya kararlı dede ve ninelerden uzaklaşmadan yaşayan, yemeğe önem vermeyen, eğlenmeyi kararında yapabilen topluluklara ‘’Blue Zone” insanları denilmiştir. Kontrollü açlıklar bu bölge insanlarında sıkça yapılmaktadır. Özellikle ülkemize de yakın olan Ikaria Adası insanları yılda 150 gün oruç tutarak yaşamlarını sürdürürler.
Blue Zone Bölgeleri;

• Ikaria Adası, Yunanistan
• Sardunya’nın Barbagia Bölgesi, İtalya
• Nicoya Yarım Adası, Kosta Rika
• Loma Linda, Kaliforniya
• Okinawa, Japonya

Blue Zone insanlarının yeme alışkanlıklarında en dikkat çekici yönleri bol sebze ağırlıklı beslenmeleri, hayvansal gıdaları az tüketmeleri, özellikle deniz ürünleri tercih etmeleri, suyu bol tüketmeleri ve sigara kullanmamalarıdır. Yılın belirli dönemlerinde az kalori alarak oruç tutmaları ayırt edici özellikleridir.
Bu bölge insanları mutlu ve uzun ömürlü yaşamaktadır. Uzun ömürlü olmanın sırrı sosyal hayata entegre olmalarında, ilerleyen yaşlarına rağmen kendi işlerini kendilerinin görmesinde, güçlü akraba ilişkilerinde ve sigara alkol tüketmemelerinde saklıdır. Yapılan çalışmalarda sabah uyandığında ne yaptığını bilenler planı olanların olmayanlara göre daha uzun yaşadıkları tespit edilmiştir.

Özetle; mutlu huzurlu yaşam, az yeme, güç takat yeten kadar çalışma, emekliliği mezara saklama, sürekli olarak bedensel veya zihinsel olarak bir uğraş içerisinde olma, güçlü sosyal çevre ve güçlü akraba ilişkileri hasta olmamızı engellediği gibi daha uzun, sağlıklı yaşamamızı sağlayabilir.
Not:
Uzun süre oruç tutmak her zaman bir doktor gözetiminde yapılmalıdır. Gün içerisinde oruçlar ibadet olarak yapılabileceği gibi açlık oruçları su oruçları şeklinde sağlık içinde yapılabilir.
İbadet şeklinde yapılan oruçlarda önerimiz sahur yoğurt hurma su seviyesine indirgensin. İftar ise bol sebzeli gıdalar tüketilmeli ve bol su içilmelidir. Yüksek kalorili gıdalardan kaçınılmalıdır.
Açlık oruçlarında ise önerimiz düşük kalori gıdalar alınarak akşam yemeğinden, ertesi gün öğlen yemeğine kadar toplamda 18 saat aç kalınarak start periyodu oluşturulmasını ve sonraki seanslarda sürenin uzatılarak devam etmesini öneriyoruz.
Su oruçlarında ise haftada bir gün 24 saate sadece su içilmesini ve ertesi gün de sadece sebze, meyve ve su ile geçirilmesini öneriyoruz.
Oruçları kişileri kendi yaşam şekillerine göre ufak değişiklikler yaparak kendilerine uyarlayabilirler.
Oruç dışındaki günlerde ise önerimiz günde iki öğün yemeğe kendimizi alıştıralım. İki öğün arasında 6 – 8 saat süre olursa kısmi otofaji süreçleri tetiklenebilir.
Unutmayalı ki ; çok ve sık yemek önümüze gelen her şeyi sorgulamadan yemek hastalık ve kısa ömür, az yemek uzun aralıklı yemek bol su içmek sağlık ve uzun ömür demektir.

Romatoid Artritli Hastalara Sağlıklı Yaşam Önerileri

Romatoid Artritli Hastalara Sağlıklı Yaşam Önerileri
Romatizmal hastalıkların tedavisine multi displiner yaklaşımla, tedavi dışı faaliyetler ve aile – çevre ile olan iletişimlerin üst düzey kaliteli bir şekilde yürütülmesi hastalığın iyileşmesi için önem arz etmektedir. İlaç dışı tedavi uygulamaları aşağıda sıralanmıştır.
Güçlü Aile- Sosyal Çevre Bağları
Kronik hastalıklar bireylerde, izole yaşamaya neden olur. Aile ve sosyal çevrelerine ayak uyduramama korkusu ile ikinci plana geçmeyi tercih ederler. Bu durum iç dünyalarında yoğunlaşmaya ve yalnızlık korkusu ile depresyona neden olur. Depresif durumlar kronik hastalıkların daha da kötüleştirir ve tedavilere karşı dirençli kılar. Bu durum kadınlarda erkeklerden daha şiddetli olur. Eş ve anne olma sorumlulukları yetersizlik duygularını derinleştirir. Eşlerin bu durumun farkında olmaları ve çözüm için ekstra gayret sarf etmeleri gerekir. Beynimiz sürekli olarak yok olma, kaybolma, bu hayatta geride kalma duyguları ile beslenirse depresyon, çok uzun sürerse de Alzheimer kaçınılmazdır. Eşlerin birbirlerine değer verdiklerini her zaman hissettirmeleri ve küçük süprizlerle hayata renk katmaları gerekir. Kadınların duygu durumunun erkeklerden daha renkli ve karmaşık olduğunu unutmamalıdır. Küçük dahi olsa aile içi kavgalardan ve hoş olmayan sözlerden kaçınmak gerekir. Hasta bireylerin daha alıngan olduğu unutulmamalıdır. Ailelerde sürekli olarak hastalıktan ve gelecekten bahsedilmemeli negatif düşüncelere kapılmamalı ve kısacası pozitif düşünce hakim kılınmalıdır. Geleceğe odaklanmadan anı kaliteli yaşamanın yolları aranmalıdır.
Sosyal çevre ile iletişimi kesmek kronik hastalar için yıkım olabilir. Kronik hastaların hastalıkları ile ilgili konuları sosyal çevre ile paylaşmamaları ilişkilerin sağlıklı yürümesi için önemlidir. Amerika da yapılan bir çalışmada sosyal ilişkilerini sürdüren kronik hastaların, sosyal ilişkilerini sürdürmeyen sosyal çevreden kopmuş olanlara göre daha mutlu oldukları ve antidepresan ilaçlara daha az başvurdukları tespit edilmiştir.
Pozitif düşüncenin pozitif davranışların hayatın her anında ve her hastalık durumunda klinik olarak daha iyi olmamızı sağladığı bilinen bir gerçektir. Pozitif olabilmemiz için gerekli unsurları sağlanması gerekir. Kişisel gayret aile desteği ve arkadaş çevresinin ilgisi gereklidir. Bu yaklaşım tarzı arada meydana gelecek hafif orta depresif durumların tedavisi için yeterli olacaktır. Depresif durumlardan kurtulmaya çabalamak insani ve toplumsal bir görevdir. Çünkü depresif bireylerin toplumdaki negatif karşılığı bir virüs gibi yayılarak toplumların hasta olmasına neden olabilir. Ancak ağır depresyonun tedavisinin profesyonel yardımla mümkün olduğu unutulmamalıdır.

Anti İnflamatuvar Diyet
‘’Yediğiniz İlaç, İlacınız Yediğiniz Olmalı ‘’ felsefesince romatizmal hastaların gıdaları anti inflamatuvar etkinlik için Omega -3, Flavonoidler, Antioksidan etki için Selenyum, A, E, C vitaminleri ihtiva etmelidir. Ayrıca bol tahıllı ve taze sebze – meyvelerden zengin olmalıdır.
Bu özelliğe sahip gıda önerilerimiz;
• Somon, Ton Balığı, Ringa Balığı ve Uskumru gibi Yağlı Balıklar
• Chia Tohumu
• Keten Tohumu
• Ceviz
• Yaban Mersini
• Kızılcık
• Goji Meyveleri
• Çilek
• Ispanak
• Fasulye
• Enginar
• Yeşil Çay
• Brokoli
• Üzüm
Çok fazla lifli yemek de önemlidir, çünkü bazı araştırmacılara göre lif, C-reaktif protein seviyelerini azaltabilecek enflamatuar tepkileri azaltmaya yardımcı olabilir. Tam tahıllı yiyecekleri, taze sebzeleri ve taze meyveleri çokça tüketmek gerekir.
Yemedikleriniz, yedikleriniz kadar önemlidir. İşlenmiş gıdalar karbonhidratları doymuş veya trans yağlar ve bu yağlardan türetilen gıdalar inflamasyonu arttırır. Anti-enflamatuar bir diyet uygulamak için tetikleyici gıdalardan kaçınmak ve doğru gıdaları seçmek, RA’nızı yönetmenize yardımcı olabilir.

Fiziksel Egzersiz
Düzenli egzersiz, antidepresan anti inflamatuvar etki ile fiziksel direncimizi artırır, konsantrasyon yeteneğimizi güçlü kılar. Hafif orta düzey depresyonlarda fiziksel egzersiz tek başına tedavi edicidir. Mutluluk ve büyüme hormonlarının salınımını düzenler ve özgüven duygusunun pekişmesine katkı sağlar. Seratonin, dopamin, adrenalin ve noradrenalin hormonlarının salınımının dengeli ve düzenli olmasını sağlar. Sporun türü kesinlikle müsabakalı türden olmamalı, spor yaparken gerginlik ve travmaya sebebiyet verilmemelidir. Tempolu yürüyüş, koşu, yüzme, yoga-meditasyon, plates-stretching tarzı sporlar tercih edilmelidir.

Unutulmamalıdır ki ruhen ve bedenen sağlıklı olabilmenin en ucuz ve en kolay yolu, haftada 3-5 gün 15-30 dk /gün spor yapmaktan geçer.
Kaliteli ve Düzenli Uyku
Beyin uykuda kendini resetler ve lenfatik sistem sayesinde kendini temizler. Uyku, beyinle beraber tüm organların resetlendiği yenilendiği bir periyottur. Mutlu olabilmemiz için düzenli uyku gerekir. Organizmamız bir denge üzerinde yürümektedir. Parasempatik ve sempatik sistem gece gündüz ile dengelenmiştir. Güneş battıktan sonra parasempatik, güneş doğduktan sonra ise sempatik sistem aktiftir. Çağımızda maalesef akıllı telefonlar televizyon ve evimizde aydınlatma amaçlı olarak kullandığımız parlak ışıklar sempatik ve parasempatik döngümüzü bozmaktadır. Kaliteli uyku ancak parasempatik dönemde mümkündür. Her şeyinizden fedakarlık yapabilirsiniz ancak uykunuzdan asla …
Sağlıklı Uyku İçin Önerilerimiz:
• Akıllı telefon veya bilgisayarla daha az vakit geçirilmeli.
• Mümkünse akşam telefon evde hemen ulaşılabilir bir yerde olmamalı ve belirli bir saatten sonra mümkünse kapatılmalı.
• Oturduğumuz odanın ışıkları loş seviyede olmalı.
• Gece uykumuzu kaçıracak kahve çay ve meyve tüketiminde kaçınılmalı.

Romatoid Artrit Hakkında Detaylı Bilgi ve Öneriler: https://www.drceyhunnuri.com/iskelet-sistemi-hastaliklari/iltihapli-eklem-romatizmasi-tedavisi/

Ankilozan Spondilit / Depresyon – Motivasyon Bozukluğu

Herhangi bir kronik hastalık gibi, ruh dünyasında yaşanan sık hayal kırıklığı, başkalarına bağımlılık hissi ve hatta depresyon Ankilozan Spondilite zemin hazırlayan üç sac ayaktan biridir. Ruh çöküntüsü istemsiz diş sıkmalarına ve beden kasmalarına yol açmaktadır. Bu esnada kafa ile birinci boyun omur arasındaki kasların (SUBOKSİPİTAL) ve tüm omurga çevresindeki kor-çekirdek kasların tonusunun artmasına, sonuçta omurganın hareketinin kısıtlanmasına, dolaşımının yetersizliğine götürmektedir.

Can sıkıcı bir olay karşısında, iyimser bir tutum, fırtınadan daha kolay geçmenize yardımcı olacaktır. Ankilozan Spondilit nedeniyle yapamayacağınız bir şeyle karşılaştığınızda, yalnızca yapamadıklarınıza odaklanmak yerine, yapabileceklerinizi düşünmeye çalışın ve kendiniz için yapılabilecek bir şey bulun.

“İyimser” kalmanız ve “Yapmam Gereken Şeyleri Seviyorum” demeniz yeterlidir.

www.drceyhunnuri.com

Ankilozan Spondilitte Omurga ve Bağ Dokusunun Beslenme / Onarımında Etkili Vitaminler

Ankilozan Spondilitte Omurga ve Bağ Dokusunun Beslenme / Onarımında Etkili Vitaminler

Bu kısa makalede kemik kas ve ligamentlerin (bağların) fizyolojik fonksiyonlarını gerçekleştirirken etkin olan kalsiyum emilimine, kollajen sentezine ve normal protein metabolizmasına katkıda bulunan vitaminler üzerinde duracağız.

Başlamadan belirtmek isterim ki; vitaminlere ait genel bilgi verilmeyecek, sadece konumuzla ilgili bölümler üzerinde durulacaktır.

A GRUBU VİTAMİNLER

Kemik gelişim ve değişimi için kesinlikle ihmal edilmemesi gereken bir vitamin grubudur. Hayvansal (Retinol) ve bitkisel (Karoten) gıdalardan alınabilen iki farklı kaynaklı vitamindir.

A Vitamini Faydaları:
– Kemik dokusunun organik yapı kısmını oluşturan kollajen teller, osteositler, osteoblastlar ve osteoklastların yapım ve onarımında önemlidir. Bu sert dokunun rejenerasyonunda (yeniden yapılanmasında) görevli.
– Gece körlüğü dahil Ankilozan Spondilit kliniğinde azımsanmayacak seviyede göz iltihaplanması (üveit) vakalarında kötü progressyonu (ilerlemeyi) durdurmaya yardımcı olmaktadır.

A Vitamininin Bulunduğu Besinler:

Ağırlık olarak hayvansal gıdalarda bulunmakla birlikte bitki kaynaklı besinlerden de alınabilmektedir.

Hayvansal A Vitamini Kaynakları:
– Süt Ürünleri (Eski/Bekletilmiş Peynir, Ev Yoğurdu)
– Hayvansal Yağlar (Balık Yağı, Tereyağı)
– Sakatat (Karaciğer, Böbrek)
– Yumurta

Bitkisel A Vitamini Kaynakları:

– Kavun, Karpuz
– Havuç, Kabak, Patates, Kırmızı Biber
– Ispanak, Pırasa, Maydanoz, Pazı
– Brokoli
– Mercimek, Bezelye
– Greyfurt, Elma, Üzüm

Bilmemiz gereken nokta; bitkisel A Vitamini kaynakları Retinol denen A Vitamini türevinin eksikliğini gidermede yeterli değildir.

Özellikle omurga, kas-iskelet sistemi problemlerinde sadece vejeteryan menülerle beslenmek kesinlikle yanlış gıda tüketim şeklidir.

Yukarıda sayılan sebze ve meyvelerin tüketimi mümkün olduğu kadar yağlarla birlikte olmalıdır, çünkü A Vitamini yağda eriyen yapıya sahiptir.

Mümkün olduğu kadar salatalara bol zeytin yağı ekleyin. Rendelenmiş havuç ve elma üzerine süzme yoğurt ekleyerek tüketin. Haşlanmış brokoli üzerine tereyağı ekleyerek tüketin. Bu tüketim tarzı yağda eriyen A Vitamini emilimini artıracaktır.

B GRUBU VİTAMİNLER

Bu grup içerisine B1(tiamin), B2(riboflavin), B3 (niasin), B5 (pantotenik asit) vb. girmektedir. Bütün bu vitaminler suda çözünmektedirler.

B Vitamininin Ana Kaynakları:

– Et, Böbrekler ve Karaciğer
– Karabuğday ve Yulaf Ezmesi
– Çavdar Ürünleri
– Süzme Yoğurt
– Badem, Fındık

B12, B6 Vitamininin uzun süre kronik olarak düşük alımı diğer kemik ve bağ dokularla yakın ilişkisi bilinen vitaminler gibi başta osteoporoz ve diğer kemik yapım ve yıkım aşamalarında problemlerin ortaya çıkmasında predispozan (hazırlayıcı) faktörlerdir.

B12, sinirlerin çevresini saran miyelin kılıflarının yenilenmesinde önemlidir. Bu kılıflar sinirler boyunca sinyallerin iletilmesini sağlar. Gerek mekanik sorunlar nedeniyle sinir ve beraberinde sinir kılıfı baskı altında kalarak (siyatik sinirin sıkışması vb.) tahrip olsun, gerekse de beslenme sorunlarında B vitamin komplekslerin alımının azlığına bağlı veya yumuşak dokulara karşı gelişen enflamatuar reaksiyonlara (vaskülit, tendinit, bursit vb.) bağlı olsun, sonuçta nörolojik fonksiyonlar etkilenerek nöropatik ağrı, sızı, huzursuz bacak gibi el ayak parmaklarında uyuşmalar, his kayıpları oluşacaktır. B vitamini, miyelin kılıfların onarımını destekleyerek genel klinik tablonun çözümlenmesinde destek sağlar.

B12 Vitamini, homosistein metabolizmasında önemli bir kofaktördür (biyokimyasal dönüşümlerde yardımcı madde). Özellikle B12 Vitamin ve folik asit düşüklüğünde Homosistein seviyesinde artış görülmektedir. Homosistein vücutta üretilen bir aminoasittir ve kırmızı etin son ürünüdür, eğer homosistein metabolizmasında problem yaşanırsa damar sertleşmesinde (ateroskleroz) artış olmaktadır, sonuçta dokuların dolaşım ve beslenmesi bozulacaktır. Ayrıca Homosistein yükselmesi ile birlikte kollajenin çapraz bağlarını bozarak, kemiklerin mineralizasyonu ve matriks yapısınında bozulmasını netice verecektir. Kemik dokusuna bir başka etki olarak, hiperhomosisteineminin (homosistein yüksekliği) osteoklastları (kemik yıkım hücresi) artırmakla birlikte osteoblastları (kemik yapım hücresi) etkilememektedir, bu durum kemik yıkım oranını artırmaktadır. Konu ile ilgili olarak omurga tutulumlarında kemik ve bağ dokunun yenilenmesinde bu metabolik düzensizlikler Ankilozan Spondilit hastalığının progresyonuna (ilerlemesine) neden olmaktadır.

Vit-B12 konsantrasyonu ile kemik iliği stromal osteoprogenitor (öncü kemik hücreleri) ve osteoblastik (kemik yapım hücreleri) hücreler arasında bağlantı gösterilmiştir ve bu bilgi çerçevesinde B12 Vitamininin osteoblastik fonksiyona direkt artırıcı etkisi olduğu gösterilmektedir, buna karşılık düşük B12 Vitamin seviyesinin osteoklastik (kemik yıkım) aktiviteyi arttırmaktadır.

Gerek nörolojik gerekse de kemik doku problemlerinde B12 Vitamini seviyesi 500 pg/l üstünde tutulmalıdır.

Eğer et tüketimi yeterli seviyede olan bir insanda B12 vitamin eksikliği yaşanıyorsa bu o kişinin mide veya bağırsak traktında sorun olduğunun dolaylı göstergesidir, çünkü midede bulunan İntrensek Faktör B12 emiliminin ilk basamağını oluşturmaktadır. Bu nedenle sindirim problemleri giderilmeden gıdalardan B12 Vitamini alım ve fayda beklememiz anlamsız olacaktır.

OMURGA İÇİN ASKORBİK ASİT (C VİTAMİNİ)

C Vitamininin eczanelerden satın alınarak tüketilmesi bizim ana hedefimiz olamaz ve olmamalıdır. Biz henüz hastalanmadan bunları meyve, sebze, yeşillikler yiyerek karşılamalıyız.
C Vitamininin Bulunduğu Besinler:

– Tüm Narenciye Grupları: Limon, Portakal, Mandalina, Greyfurt.
– Elma, Kiraz, Kuş Üzümü, Kivi, Kuşburnu.
– Dereotu, Lahana Vb.

C Vitamini konusunda bilmemiz gereken en önemli nokta; belirli bir doz (yaklaşık 4 gr /gün) seviyesine kadar antioksidan etki oluşturarak tahrip edici enflamatuar tepkinin ve oksidatif stresin gerilemesine destek olarak, kas – ligament (bağ) yıkımının azalmasına , kaslardaki rijidite (sertlik) ağrının ortadan kalkmasına yardımcı olmaktadır. Ancak eğer fayda öngörülerek doz yükseltilmeye (5 gr/gün ve üzeri) devam edilirse bu durumda antioksidan etki değil, prooksidan yani yıkımı artırıcı etki oluşmaya başlayacaktır. Yüksek doz C Vitamini alımı oksidatif stres ve hücresel hasarı şiddetlendirdiği gibi, lipid peroksidasyon (yağların bozulması) seviyesini artırmaktadır. Kontrolsüz C Vitamini alımı pro-oksidan (yıkımı artıran) etkinin artmasına neden olmaktadır. Ancak yeni rasyonel sağlık yaklaşımları içerisinde bu prooksidan C vitamin etkisinden de faydalanılmaktadır (değişime uğramış hücrelerin bağışıklık sistemi tarafından daha kolay tanınarak yok edilmesine destekte). Otoimmun hastalıklar çerçevesinde C Vitamini kesinlikle enflamasyonun regüle edilmesinde oldukça etkin bir tedavi desteği iken, kontrolsüz yüksek doz kullanımı akılcı bir davranış olduğu söylenemez.

D VİTAMİNİ

En önemli görevlerinden biri adaptif bağışıklık sistemin regülasyonu ve en çok bilinen yönü ile kemik dokunun olgunlaşmasında önemli olan kalsiyum ve fosfor emilimini düzenler. D Vitamini yetersizliği kas güçsüzlüğüne, kemik yapısının bozulmasına (osteoporoz, raşitizm vb.) ve kemik ağrılarına götürebilmektedir. Bilindiği gibi güneş alımı cildin katmanı olan epidermiste D Vitamini oluşumunun ilk evresidir, bu nedenle güneşe maruziyet en önemli kaynaklardan biridir. Ancak klinik tecrübelerimiz gösteriyor ki köylü veya günün büyük bölümünü açık havada geçirerek çalışanlarda da D Vitamini çok düşük değerlerde tespit edilebilmektedir, bunun nedeni iç organlarımızın işleyişindeki problemlerde yatmaktadır. D vitaminin bedenimizde etkinlik oluşturabilmesi için aktive olması gerekiyor, ilk aktivasyonu karaciğerde, ikinci aktivasyonu ise böbrekte yapmaktadır. Eğer bu visseral yapılarda disfonksiyon (yanlış işleyiş) yaşanırsa güneşe maruziyetin anlamı olmayacaktır (güneşe çıkmanın kurallarını da unutmamak gerekir).

D vitaminini genellikle A Vitamini ile birlikte eşleştirmek ve düşünmekte fayda vardır.

Bu vitaminlerin her ikisi de deniz balıklarında, balık yağında, peynirde (7-8 aydan az olmayacak şekilde bekletilmiş olmalıdır), yumurta sarısında ve sütte (şu an süt üzerinde detaylı duramayacağız, ancak diğer yazılarımızdan sütün özelliği konusunda bilgi edinebilirsiniz) bulunur.

D Vitamininin diğer spesifik bir kaynağı ise bazı mantarlardır. Mantarlar bol miktarda ergosterol içerirler ve bu madde eğer güneşin UV ışınlarına maruz bırakılırsa hızlı bir şekilde D vitaminine dönüşmektedir. Bu nedenle mantarları tüketmeden önce 2-3 saatliğine güneşin altına ters bırakırsak bu faydalı yönünden de istifade etmiş oluruz. Bu konuda shiitake, istiridiye başta olmak üzere bir çok mantar türünden istifade edebiliriz.

Özellikle Ankilozan Spondilit ve Romatoid Artrit olmak üzere enflame eklem problemlerinde D vitamini seviyesini 100 ng/ml düzeyinde tutulmalıdır.

1,25(OH)2 D Vitamini, özellikle yaralanma, eklem aşınması gibi durumlarda devreye giren Tıp 3 kollajen olan iltihap hücrelerinin gereksiz aşırı artışını önleyerek dejenerasyon (tahrip) noktalarındaki dokuların şekil değişiminin önüne geçmektedir. Bilinmektedir ki, gerek Ankilozan Spondilitte, gerekse de Romatoid Artritte sürekli enflame alanların çevresinde yeni kollajen bağ dokusu hücre sayı ve kalınlaşması yaşanarak deformiteler (şekil değişikliği) görülmektedir. Bununla birlikte D Vitamini doku iyileşmesinde terminal diferansiasyonu (nihai farklılaşma) uyararak gerek kemik gerek eklem yüzeyi, gerekse yumuşak bağ dokudaki hücrenin normal fizyolojik işleyişini sağlamaktadır.

D Vitamini özellikle postural denge ve sağlıklı yürüyüş paterninin gerçekleşmesi için gerekli olan alt ekstremite antigravite (yer çekimine karşı koyan) kasların biyomekaniği için gereklidir. Yetersizliğinde özellikle pelvis (leğen) kemiklerinin stabilitesinde sorun yaşanarak sakroiliak eklemin sıkışmasına neden olmaktadır, sürecin uzaması dokuların patolojik diferansiyasyonunu (kötü yönde değişim) doğuracaktır, yani mekanik sorun otoimmun enflamatuar sonuçla neticelenecektir.

D Vitamini ve diğer metabolitleri dokularda bulunan 24 hidroksilaz enzimi tarafından inaktif hale getirilerek safra yoluyla vücuttan atılmaktadır.

A Vitamini gibi, yağda çözünür.

Özellikle kış ayları gibi nadiren güneşlendiğimiz dönemlerde deniz ve süt (bu ürün hakkındaki kuralları unutmayalım) ürünlerine ağırlık vermek özellikle gereklidir.

Ankilozan Spondilit Hakkında Detaylı Bilgi ve Öneriler: https://www.drceyhunnuri.com/iskelet-sistemi-hastaliklari/ankilozan-spondilit-tedavisi/

Romatoid Artrit Hakkında Detaylı Bilgi ve Öneriler: https://www.drceyhunnuri.com/iskelet-sistemi-hastaliklari/iltihapli-eklem-romatizmasi-tedavisi/

Ankilozan Spondilit Kliniğini Provoke Edebilecek Faktörler

Ankilozan Spondilit Kliniğini Provoke Edebilecek Faktörler

1. Bağırsak ve genital bölge dahil olmak üzere her türlü enfeksiyon.
2. Kronik bademcik iltihabı.
3. Herpes virüsü (Uçuk).
4. Diş kökleri alanındaki enflamatuar süreçler ve enfeksiyonlar.
5. Stres yönetiminin yetersizliği (Stres yönetilebilen bir sorundur!)
6. Kas-iskelet sisteminin mekanik yaralanmaları.

Bu faktörler, henüz yeni başlayan veya başlamış Ankilozan Spondilit kliniğinin hastayı rahatsız edecek seyir kazanmasına neden olabilmektedir

Ankilozan Spondilit Hakkında Detaylı Bilgi ve Öneriler: https://www.drceyhunnuri.com/iskelet-sistemi-hastaliklari/ankilozan-spondilit-tedavisi/

Bağırsak Sağlığı ve Ankilozan Spondilit, Romatoid Artrit

Bağırsak Sağlığı ve Ankilozan Spondilit, Romatoid Artrit

Ankilozan Spondilit ve Romatoid Artrit hastalıklarında atılım yollarının desteklenmesi iltihabi yükün azalmasına, dolayısıyla aşırı tepkisel reaksiyonların gerileyerek patolojik dejeneratif (tahrip olmuş) değişikliklerin ortadan kalkmasına zemin hazırlar.

Bu çerçevede Bağırsak, Böbrek, Karaciğer, Lenfatik Sistem her biri ayrı bir önem arz etmektedir.
Burada mide ve bağırsaklar üzerine dikkatinizi çekeceğiz.

BAĞIRSAKLAR

Sindirim, besinlerin mekanik ve kimyasal işleme sürecidir, bunun neticesinde besinler emilir ve vücut tarafından özümsenir, buna karşılık yıkım ürünleri ve hazmedilmemiş gıdalar vücuttan atılmaktadır. Sindirim vücuttaki madde alışverişinin ilk etabıdır. Bu aşamada vücut dokuların büyüme, yenilenme ve gelişmesi için gereken maddeleri alır. Ancak gıdalarda bulunan protein, yağ, karbonhidrat ve vitamin/mineraller besinlerin içinde bir bütün olarak vücut tarafından benimsenemeyen ve yabancı görülen maddelerdir. Bu nedenle önce bu besinler küçük parçalara kadar indirgenmeli, suda çözülmeli ve emilime hazır amino asitler seviyesine kadar indirgenmeli. Eğer bu gerçekleşmezse başlıca bağırsak yüzeyinde ve diğer dokularda birikim kaçınılmazdır.

Bağırsaklarda hazmın bozulmasında en önemli etken mide salgı ve sularının yetersiz salgılanması (Bu duruma birçok neden gösterilebileceği gibi, mide koruyucu adı altında uzun süre kullanılan mide asit salgılarını bastıran parametreler de unutulmamalıdır). İkinci neden olarak ise sindirim sisteminin herhangi bir organındaki patolojik süreç nedeniyle içeriğinin tahliyesindeki ihlali gösterebiliriz.

Bağırsakların normalleşmesini hedefliyorsak 3 ana başlık ön plana çıkacaktır.
1 – Bağırsakların yüzeyi yıllar içerisinde bir çok atık katmanlarıyla kaplanmış olabilir, öncelikle bu yüzeyi sıyırarak dışa atılımı sağlanmalıdır.
2 – Bağırsak yüzeyi bir çok nedenle yaralanmış olabilir, bu pürüzlü alanlar onarılmalıdır.
3 – Bağırsak yüzeyi ancak denge halinde tutulan canlı biyolojik aktif yaşamı sayesinde gerekli enzimleri üreterek hazım, koruma fonksiyonlarını yerine getirebilir, bu maddenin de gereği olarak da bağırsak yüzeyinde ki mikroorganizmaların sayı ve çeşitliliğini artırmak gerekir.

Eğer canlı bir varlık (bu kavrama büyük, küçük insan, hatta hayvanda dahildir) dışkılama eylemini günde iki üç kez gerçekleştiremiyorsa bu başta bağırsak, karaciğer ve diğer hazım sürecinde görevli organların işleyişinin sağlam olmadığının göstergesidir

Bağırsakları Eski Dışkı Ve Zehirli Birikimlerden Arındırmak İçin Tavsiyeler:

• Öncelikle bağırsakların alttan ılık suyla yıkanması şarttır (Bunun için suyun sıcaklığı elimizle rahat temas edebileceğimiz derecede olmalı, ilk gün gece 0,5 litre suyla yapılmalı, bu işlem için satın alacağınız lavman setinin kabı istifade edilebilir, su bağırsaklara gönderdikten sonra biraz tutmaya çalışmak daha doğru olacaktır, sonrasında dışarıya çıkışına izin verilebilir, bu işlemi yatmaya yakın yapılmasını önermekteyiz)
• İkinci gece aynı işlem 1 litre suyla yapılmalıdır.
• Üçüncü gece boş, yani işlem yapmadan geçirilmeli ve 4. gece aynı işlem 1,5 litre sıcak suyla yapılmalıdır.
• Sonra 2 gece daha işlemsiz boş geçirilmeli, ardından gelen gece aynı işlem 2 litre suyla yapılmalıdır.

Bu şekilde temizlikten sonra doğal olarak günlük dışkılama dürtüleri artacaktır.
İleri yaşlarda, mide / bağırsak normal çalışıyor gözüküyor olsa bile haftada en az bir kez ılık su ile lavman uygulamak gereklidir, çünkü bağırsaklarda dışkıların kısa süreli tutulması bile herhangi bir ağrı göstermeden vücudu zehirleyebilir.

Mide ve Bağırsakların Normalleşmesinde Altın Beslenme Kuralları:

1 – TAZE TÜKETİM
Taze tüketim her zaman ilk altın kuraldır. Yemeklerin uzun süre bekletilmesi bunlarda çürümelerin başlamasına neden olmaktadır. Mümkün olmayan durumlarda en fazla iki öğünlük bekletilsin. Bu noktada özellikle narin ot niteliği (Semiz otu, ıspanak vb.) taşıyan yemekler kesinlikle bekletilmemelidir. Bu maddenin ihlali gerek bağırsak yüzeyinde gerekse de karaciğerde hazmı gerçekleşemeyen atıkların birikimine neden olarak iltihabi yükün artmasına neden olmaktadır.

2 – ÇİĞ BESLENME
Çiğ beslenmeye ağırlık verilmelidir. Çiğ besinlerde daha çok yaşamsal güç bulunmaktadır ve bu denatüre olmamış proteinler, element, iz element ve vitaminler metabolik reaksiyonlara daha aktif katılabilmektedir. Yemeklerinizi hazırlarken mümkün olduğu kadar kaynamanın son aşamalarına yakın sebzelerinizi koymaya çalışın ve onların daha az değişime maruz kalmalarına yardımcı olun.

3 – ÇEŞİTLİLİK
Yemeklerin çeşitliliği ve dengesi önemlidir. Ne kadar çok çeşit ve bir birine zıt besinler aynı öğünde tüketilirse o kadar çok fizyolojik salgı ve enzimin sindirim reaksiyon zincirlerine katılımı zorunlu olur. Sonuçta rantabıl olmayan besin ayrıştırma işlemi sonrası atılamayan yük artışı adaptif bağışıklık sisteminin uyarılganlığını artırmaktadır.

4 – TEKDÜZE BESLENME
Sürekli aynı yemek ve besinlerle beslenmek doğru değildir.

5 – MEVSİMSEL BESLENME
İlk bahar ve yazda beslenmenin ağırlıklı olarak bitki kaynaklı olması, soğuk sonbahar ve kış aylarında ise beslenmeye proteinlerden ve yağlardan besinlerin eklenmesi daha doğru olacaktır.

6 – SINIRLANDIRMA
Beslenmede mutlaka sınır konması şarttır. Çok yiyenler yorgunluk ve hastalıklara yatkın, zinde ve çalışkan olmaktan uzak oldukları her halde herkesin rahatlıkla çevresinde gördüğü bildiği bir gerçektir.

7 – LEZZET ALMA
Yemekten maksimum zevk ve lezzet almak besinlerin en üst düzeyde hazmı için gerekli ön şartlardan biridir. Yemek başında otururken negatif bir atmosfer içinde konuşma veya tartışma yapılmamalıdır, kitap veya mesajlar okunmamalıdır, sadece yavaş ve güzel çiğneyerek, tüketilen gıdadan lezzet alınmalıdır.

8 – DOĞRU KOMBİNASYON
Farklı besinlerin özel karışımı hazmın sağlıklı tamamlanması için şarttır. Doğru olmayan besin birlikteliklerinde bağırsakta fermentasyonların ve çürümelerin artışı görülmektedir ve bu durum intoksikasyona (zehirlenmeye) götürmektedir. Örneğin sütün diğer besinlerden ayrı tüketimine dikkat edilmelidir.

9 – BESLENME ARALIĞI
Yemek arası aralıkların ortalama 6-8 saat olması gerektiğini unutmayın, çünkü mide hazmı 2 saat, bağırsak hazmı 2 saat, karaciğer hazmı 2 saat, dolaşıma geçen besin maddelerinin dokulara taşınması ve aktarımı yine yaklaşık 2 saat sürmektedir. Unutmayın bağırsakların en büyük ilacı onların dinlendirilmesidir. Bunun için bize çok eski bir sağlık tavsiyesi olarak Gündüzünde bir Akşamında bir kez yenmesi bilgisi önerilmiştir.

Bağırsak Problemlerinde İstifade Edilebilecek Bazı Çay Ve Karışımlar

• Bağırsak Regülasyon Çayı
– Barut ağacı kabuğu / 2 Tatlı kaşığı
– Anason meyvesi / 2 Tatlı kaşığı
– Civanperçemi / 1 Tatlı kaşığı
– Hardal tohumu / 2 Tatlı kaşığı
– Meyan kökü / 3 Tatlı kaşığı
– 1 su bardağı Kaynar su
10 dk ağzı kapalı kaynatın ve süzün
Sabah ve akşam yarım bardak çay olarak için, bağırsaklarınızın düzene girmesinde yardımcı olacaktır.
• Meteorizm, bağırsak şişkinlik / gaz çayı
– Kediotu kökü
– Nane
– Mayıs papatyası toprak üstü kısmı
– Nergiz çiçeği
Bütün bu bitkileri eşit oranda karıştırın. Bu karışımdan 1 yemek kaşığı alın ve bir su bardağı kaynar su ile bir gece boyunca termosta bekletin, sonra süzün. Özellikle şişkinlikte günde 3 kez yemekten yarım saat sonra üçte bir su bardağı alın.
• Uzun süren hıçkırıklarda: Bunun için dere otu tohumu önerilebilir. Bu aynı zamanda hazmın kolaylaşmasına ve şişkinliğin giderilmesinde yardımcı olmaktadır. 1 yemek kaşığı dere otu tohumu, 1 su bardağı kaynar su ile ağzı kapalı şekilde 30 dakika bekletin ve süzün. Yemekten 15 dakika önce günde 3 – 4 kez 1 yemek kaşığı tüketin.
• Özellikle yağmur suyu ile yapılan çay tüketimi bağırsak hücre yenilenmesini hızlandıracaktır.
• Eğer mide ve bağırsak şikayetleriniz artış gösterdiyse özellikle orta yaş (20 – 40 yaş) hastalarda kayısı veya fıstık ağacının reçinesini yaklaşık 20 gram olarak sabah ve akşam 2 – 3 ay süreyle tüketin. Tüketimin balla birlikte ve yumuşatılmış halde olması faydasını artıracaktır.
• Ayrıca yine mide ve bağırsak yüzeyinin onarımında elimizin altında güçlü bir İLAÇ olan zeytin yağını sabah aç karnına, akşam yatmadan bir yemek kaşığı kadar tüketimi lezyonların (yaraların) hızlı kapanmasına yardım edecektir.
• Eğer siz genel olarak yüksek kalorili besinler tüketiyorsanız, bu durumda özellikle hazım tam olarak bitene kadar kesinlikle kuşburnu çayı içmemeniz gerekiyor, çünkü bu durum pankreas fonksiyonlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu durumun belirtisi olarak cilt renginde özellikle yüz renginde sararma görülecektir (yüksek kalorili yiyecek sonrası fazla kuşburnu çayı tüketimi gerçekleşirse).
• 3 – 4 gram doğranmış kereviz sapı üzerine 1 litre su dökün, 8 saat ağzı kapalı bekletin ve sonra süzün, günde 3 defa 1 tatlı kaşığı alın.
• Sindirimin iyileştirilmesi için, özellikle yüksek kalorili yağlı proteinli yemeklerden sonra mercanköşk ile kimyon alınması olumlu etki oluşturacaktır. Bu karışımın hazırlanmasında, öğütülmüş birer yemek kaşığı kimyon ve mercanköşk tohumlarının üzerine 1 su bardağı kaynar su ekleyin ve ağzı kapalı 15 dakika bekletin, günde 2 kez yarım fincan tüketin.
• Bütün sindirim alışverişlerinin gerçekleşmesinde aşağıdaki karışımın hazırlanması iyi etki oluşturacaktır:
Bal 625 gram, Aloe Vera 375 gram, Kara/kırmızı üzüm suyu 675 gram. Aloe Vera robotta öğütülecek (aloe dalını kesmeden önce 5 gün boyunca su vermeyin). Hepsini karıştırın. İlk 5 gün günde 1 tatlı kaşı alın, sonra günde 3 kez 1 yemek kaşığı yemekten 1 saat önce almaya başlayın. Kürü 2 hafta ile 1,5 ay arasında devam ettirin.
• 10 g rezene meyvesi bir bardak kaynar suya dökülür, 15 dakika su dolu bir tencerede (benmari usulü) ısıtılır, oda sıcaklığına kadar soğutulur, süzülür ve elde edilen mayi hacmini 200 ml’ye (bir su bardağı) suyla tamamlanacak. Mide hazımsızlıkları düzelene kadar gün boyunca eşit miktarlarda içilir.
• Bağırsakların regülasyonunda bir başka karışım olarak:
15 gram rezene meyvesi
15 gram eğir otu rizomu
20 gram kediotu kökü
20 gram nane yaprağı
30 gram mayıs papatyasını karıştır. Bu toplam karışımdan 10 gram alın ve üzerine bir bardak kaynar su dökün ve kapalı bir emaye kapta 15 dakika boyunca bir su banyosunda (benmari usulü) tutun. Elde edilen hacmi bir bardağa ulaşana kadar suyla tamamlayın. Yemeklerden sonra günde 3 defa 3/4 su bardağı içilir. Elde edilen bu sıvı vücutta ki iltihabı azaltır, sindirimi normalleştirir. Bağırsaklardaki ağrı / kramp 2 hafta sonra duracaktır.
• Hangi hastalık olursa olsun tedavi öncelikle mide ve bağırsaklarının temizlenmesinden başlanmalıdır. Bunun için kesilmiş sütün arta kalan suyunu bol tüketerek bağırsak yüzeyinin normalleşmesine yardım edebiliriz.

Bu bilgi ve tavsiyeler Ankilozan Spondilit ve Romatoid Artrit hastaların özelinde olmakla birlikte genelinde tüm hastalık ve hastaları bilgilendirme- bilinçlendirme noktasında besin bazlı yapılan hatalar üzerine dikkat çekmek içindir. Çünkü eğer biz bu hastalıklarda ne kadar da kalça, eklem gibi bölgelerde sorun olduğunu söylesek de, bu durumun sindirim sistemi ile irtibatını bilmeyen ve duymayan kalmamıştır diye düşünüyoruz. Unutmayalım ki bu klinik vakalarda enflamatuar bağırsak tutulumu (ülseratif kolit vb.) neredeyse kaçınılmazdır. Tedaviyi elbette ki sadece bu tavsiyeler üzerine kurgulayamayız. Tüm bilgilerin paylaşımı için geniş zaman ve zemine ihtiyaç vardır. Dikkatinizi sağlığınıza çektiysek bu bile yeterlidir.

Unutmayalım Mide / Bağırsak yani sindirim sisteminin bakımı bu tavsiyelerin ötesindedir.

Bir sonraki eğitim bölümünde Ankilozan Spondilit, Romatoid Artrit vakalarında diğer önemli atılım yollarından olan karaciğer ve böbrek üzerinde durulacaktır.

İleriki eğitimde iç organların mekanik yapılarımız, özellikle kalça, boyun ve diz üzerine etkileri üstünde duracağız.

www.drceyhunnuri.com