+90 (312) 472 17 69
ASTIM BESLENMESİNDE 10 ÖNEMLİ ÖNERİ

ASTIM BESLENMESİNDE 10 ÖNEMLİ ÖNERİ

Astım havayollarında kronik enflamasyon nedeni ile nöbet tarzı öksürük, nefes darlığı (dispne), göğüste tıkanma, baskı hissi, hışıltılı solunum gibi şikâyetlerle kendini gösteren genellikle geri dönüşü olan ( reverzibl ) hava yolu kapanmaları (obstrüksiyon) ile karakterize bir hastalıktır.

İnsanlık ve tıp tarihine dikkatli bakıldığında enfeksiyona bağlı hastalıklar azalırken, genetik ve kronik hastalıkların arttığı görülmektedir. Dünya geneline baktığımızda 70’li -80’li yıllarda %11-15’lerde olan astım oranı günümüze gelindiğinde %22-%35 civarlarına ulaşmış durumdadır (Kanada, ABD, Britanya, İrlanda, Avustralya).  Türkiye de çocuklarda ( %5-9) erişkinlere ( %2-7) kıyasen daha sık görülmektedir.

Buna rağmen az gelişmiş ülkelere baktığımızda, Etopyanın Jimma şehrinde yapılan bir araştırmada %3,6 civarında, kırsal kısımlarında ise nerede ise yok denecek derecede astım vakalarına rastlanmış.

Astımın az gelişmiş ülke ve kırsal kesimlerde görülme sıklığının düşük olmasını bugün “hijyen” teorisi ile açıklamaya çalışıyorlar. Bu yaklaşıma göre sosyoekonomik durumu düşük ortamlarda büyüyen çocukların enfeksiyon, toksin ve bakteryel mikroorganizmalara maruziyet oranları yüksek olduğu kabul ediliyor. Bu durum bağışıklık sisteminin sürekli yabancı alerjen ve toksinlere maruziyetini netice verir. Sonuçta lenfositlerimiz Th 1 yönünde farklılaşırken alerjik enflamasyon (iltihap) oluşma ihtimalleri düşmektedir.

Sonuç yaklaşık yüz yıl önce astım, haşimato, kalp damar hastalığı gibi çok nadir rastlanan hastalıklar bugün çığ gibi artış gösteriyorlar. ACABA NEDEN!!!

Bağırsak biyolojik aktif mikroflorası ve mukozal savunma

Astım bağırsak doğal florasının bozulması sonucu oluşan kronik otoimmün iltihabi bir hastalıktır.

Artan ilaç sanayi sektörüne rağmen astım azalmadığı gibi hızla artıyor. Son bir asırda neler değişime uğradı ki bu artış görülmekte? Ülkeler arasında ki bu farklılıklar astımın gelişmesinde ki asıl nedenlerin çevre değişikliği olduğunu akla getirmektedir. Son elli yılda özellikle dünyanın globalleşmesi ile birlikte çevresel faktörler özellikle gıdalarımız doğallığını kaybederek tahrip edilmeye başlandı. Değişen diyetimize bir göz attığımızda görürüz ki beslenmemizden atalarımızın kuyruk yağı, tereyağı, anne sütü, ev yoğurdu, kefir, taze sebze/meyve, D vitamini(Güneşe maruziyet),  kaya tuzu gibi gıdalar çıkmış, onların yerini dondurulmuş gıdalar, hormonla beslenen tavuklar, rafine ürünler, şekerlemeler, rafine tuz almış. Çoğunlukla normal olan doğumların yerini %80 artış ile sezaryen doğumlar almış.

Sezaryen doğumlar, sık antibiyotik kullanımı, bağırsak florasının kaybına yol açan beslenme hataları ( hazır, karışık, katkılı gıdalar, hazmedilmemiş gıdalar), sigara, asitli içecekler, su tüketiminin azalması bağırsak mikroflorasının tahribatını netice verir, bunu bağırsak yüzeyinde etkin olan immün dengenin ( Th2/Th1 arasında ki oran Th2 yönünde değişir) bozulması izle. Sonuçta bağırsak koruma duvarı ortadan kalkar. Yapılan bir hayvan çalışmasında görülen şudur ki hayatlarında antijen (toksinle) ile ilk kez karşılaşan farelerin bağırsak biyolojik canlı yaşam örtüsü (probiyotik bakteriler) bozuk ise solunum problemleri görülürken, sağlıklı bir bağırsak mikroflorasına sahip farelerde ise her hangi bir solunum sıkıntısı yaşanmıyor.

İşte bu bağırsak sızdırmazlık duvarı bozulunca vücudumuza hızlı ve yoğun yabancı alerjen ve zararlı aminoasit parçacıkları girmeye başlar. Karaciğer ve savunma ( immün) sistemi bu alerjen ve toksinleri yok etmek için hızla aktive olur. Bu maruziyet süreklilik arz ettiğinde immün sistemde aktivasyon gereksiz aşırı tepkiye dönüşmeye başlar. Ve otoimmün tepki başlar ( giren aminoasitlere karşı başlayan normal cevap, kendi yapımızda ki aminoasitlere karşıda oluşmaya başlar). Enflamasyon ve iltihap oluşumu kontrolden çıkar.

Astımda ki oluşan iltihabı biraz daha yakından görelim. Normalde bebek anne karnında iken (intrauterin dönem) fetüste bağışıklık sisteminin önemli ögesi Th2 hücreleridir, doğumdan sonra doğal fizyolojik bağırsak örtüsünün oluşması ile Th2 gerilemeye başlar Th2/Th1 arasında denge sağlanır. Ancak insanın hataları yüzünden Th2 artışı tekrar olunca iltihabi süreç tetiklenir. Th2 makrofaj, NK aktive eder. Bazofil, eozinofil, mast hücreleri gibi immün sistem ögeleri iltihabı artırıcı bir kısım maddelerin üretimini artırırlar( II.Grup Prostaglandinler, IV.Grup Lökotrienler). Bu maddeler damar geçirgenliğini artırır ve düz kasları kasarlar. Bütün bu olaylar damarların ve hava yollarının (bronş) kasılmasına neden olur (vazokonstriksiyon, bronkokonstriksiyon).

İşte astım böyle uzun süren iltihabi (enflamayonun) sürecin neticesidir. Netice de hava dolması gereken alveol kesecikleri iltihabi sıvı ile dolup şişmeye başlar(ödem). İnsan kendi eli ve isteği ile ürettiği iltihabının içerisinde BOĞULMA sürecine girer.

Beslenmenin astım üzerine etkisi

1.Su

Suyu azalan hücre tıpkı cildiniz de ki, toprakta ki kuruma çatlama gibi kurumaya bozulmaya başlar. Böyle bir hücre içerisinde Ph dengesi 7,35-7,45 aralığından asit yönünde kaymaya başlar. Suya bağımlı iyon porları kapanır. İçeri girmesi ve çıkması gereken bir kısım maddelerin geçişi durur (Na, K, Ca, Metabolik artıklar). Osmoz durur ve hücre ölür. Nörolojik aktivite bu ölü hücre topluluğunu ortadan kaldırmak için immünstimülasyon yönünde nörotransmiter salınımına başlar. Bağışıklık sistemi uyarılır (Lökotrien, NK, Th, Lenfosit, Histamin vs.). Sonuç SEN SU İÇMEDİĞİN İÇİN hücre ölür, beyin yanlış komut verir, bağışıklık sistemi sağa sola saldırmaya başlar, gereksiz iltihap artar. Ve birçok hastalığın süreci başlar.

Sıvıların akışkanlığını sağlayan içeriklerinde ki su miktarlarıdır. Su miktarı azaldıkça sıvılar koyulaşır (Böbreklerde taş oluşumu, kan pıhtılaşması, safra taşları vs.). Alveolleri de dal ucunda asılı olan elmaya benzetirsek elma suyunu kaybettikçe buruştuğu gibi alveollerde yüzey sıvılarını kaybettikçe kollabe ( kapanır) olur. Surfaktan seviyesi hızla düşer.

Yeterli su alımı olmadığı takdirde histamin salgısında artış olur. Salgılanan mediatörler akciğer damarlarını daraltarak(vazokonstruksiyon) sıvı kaybını önleyerek beyin, böbrek gibi hayati organlara daha fazla kan gitmesine neden olur. Bu durumun bedeli de nefes darlığının artmasıdır. Alerjide kullanılan antihistaminikler nefes darlığını azaltmaya yardımcı olurlar, bunun ise bedeli beyne daha az kan gitmesidir. Yani kısacası astımlı hastanın tek ihtiyacı var o da kaybedilen suyun yerine konmasıdır.

Anne sütü ile beslenen bebeklere memeden kesmek için meyve suyu veya şekerli su vermekteler. Bu yanlış uygulamalar hastanelere kadar uzanmış vaziyettedir.(Avrupanın bazı hastanelerinde yenidoğanlara glikozlu su verilmektedir). Bu sular absorban yani su verme değil suyu emme özelliğine sahipler. Bu suların tüketimi çoğaldıkça bebeklerin astım belirtileri de o nispette artmaktadır.

2.Tuz

Yüksek oranda Rafine Tuz(Saf Sodyum Klorür-Sofra tuzu) alan astımlı hastalarda solunum fonksiyon testleri kötü yönde etkileniyor. Ayrıca nefes açılmasında kullanılan kortikosteroid kullanım sıklığını da artırmaktadır.

Buna karşılık rafine edilmemiş doğal tuzlar (Himalaya, Kaya tuzu) içerdikleri 84’ü aşkın elementi ile hücrelerin doğal osmoz süreçlerini desteklemektedirler. Doğal tuz özellikle eforla tetiklenen astım belirtilerini, solunum fonksiyonlarını dramatik şekilde düzeltmektedir.

Doğal Tuz Bronkospazmı önler( Dengeli element içeriği, ince kolloidal yapısı nedeni ile)

Rafine Tuz Bornkospazmı tetikler. İçeriğinde ki yoğun saf Na(sodyum) Hücre işleyişinde rol alan Sodyum-Potasyum pompasının çalışmasını durdurur, netice de hücre içi sodyum seviyesi düşmeye başlar, bu duruma tepki olarak Sodyum- Kalsiyum pompasını aktive eder. Hücre içine Sodyum girerken, hücre içinde Kalsiyum seviyesi düşmeye başlar. Bu zincirleme hareket hava yollarının daralmasını (Bronkospazm) netice verir.

Potasyum düzeylerinin düşmesi de Na/K pompasının durmasına sonuçta astım şikâyetlerinin alevlenmesine neden oluyor. Astım tedavisinde kullanılan teofilin potasyum düzeylerini aşağı çekmektedir.

3.Gıdaların Genetik Üzerine etkisi

Alveol keseciklerin açık kalmasını sağlayan, kolesterol, fosfolipid, LDL, HDL ve proteinden oluşan sürfaktan denen madde aslında doğuma yakın dönemde insan vücudunda üretimi başlayan bir vücut salgısıdır ve bu madde eksik olduğunda alveoller kapanır ve hava girişi, O2/CO2 değişim gerçekleşemez. Sürfaktan ayrıca bu keseciklerin savunmasında da rol oynar. Bütün vücut salgıları gibi bu maddenin de salgılanması ve doğru metabolik neticeler göstermesi için bir kısım şartlara ihtiyaç vardır.

Bu maddenin yapısını, salgısını ve işleyişini ayarlayan mekanizmalar o hücrelerin genetik programına göre çalışır ( DNA, RNA) . Aldığımız her gıda bizim genetik yapımıza tesir ediyor. İçtiğimiz suyun kalitesi, gıdalarda ki katkı maddesi, gıdaların rafine edilmesi. Gıdalarla vücuda alınan yeni genetik kodlamalar hücrelerin DNA’sının değişmesine sebep oluyorlar. DNA değişince üretilen protein, enzimler değişmeye başlar. Protein değişince yapı, enzim değişince metabolik tepkimeler değişir. Örneğin rafine edilmiş pirinç tanesinin taşıdığı mikroRNA dolaşımda ki LDL kolesterolün hem yapısını hem de miktarının değişmesine neden oluyor. Alveol keseciğimizde ki sürfaktanın yapısında ki LDL kolesterol %90 dolaşımda ki LDL’ye bağlı olduğu için onun da yapısı değişmeye başlar. Neticede hava değişiminin yaşandığı kesecikler kapanmaya, buraya kadar gelen zararlı gazlara ve zararlı bakteri ve virüslere karşı savunma yetersiz kalmaya başlar.

4.Fermente Ürünler-Probiyotikler-Alerji-Enflamasyon

Erken yaşta fermente ürünlerle beslenmeye başlayan insanlarda atopi ve allerji görülme riski çok ciddi bir oranda düşmektedir. 1477 süt çocuğu üzerinde yapılan randomize (rasgele) çalışmalarda ilave probiyotik gıda alan çocuklarda astım, gıda alerjileri, egzama gibi alerjik hastalıkların azaldığı görülmüştür.

Erken yaşta yoğun alerjen gıdalara maruziyet, ileri yaşlarda astım gelişme riskini artırıyor. Astım hastalarının yaklaşık % 4-8’de eşlik eden gıda alerjileri mevcuttur. 3 yaşından önce oluşan besin alerjileri %85 oranında astım riskini artırıyor. Örneğin yumurta alerjisi olan bir süt çocuğunda ileri yaşlarda astım ve diğer alerjik hastalıkların gelişme riski ortalama beş kat fazladır. Bir yaş öncesi inek sütü ile tanışan bebeklerin 4-5 yaşlarında astım gelişme riskleri 10 kat artmaktadır.

Anne sütü ile beslenen bebeklerde astım gelişimi en az %35-40 oranında önlenmektedir (yapılan on iki çalışmanın analizinin ortak sonucu). Anne sütü tüm dünyada birincil çocuk korumasında temel yöntemlerin başında geliyor.

Hamile beslenmesinde fermente ürünlere ağırlık verilerek bağırsak probiyotik floranın desteklenmesi atopik yapıya sahip olan anne adaylarının çocukların da alerji oranını azaltmaktadır.

Bağırsak florasını vajinal doğum ve anne sütü desteklerken, sezaryan doğum ve mama ile beslenmek kötü yönde etkilemektedir.

Yoğurt, köy kaymağı, tereyağı ve kefir gibi fermente ürünler bağırsak biyolojik aktif yaşamını destekleyen ve dolayısıyla bağırsak geçirgenliğini düzenleyen ürünlerdir. Mukoza (Bağırsak yüzeyi) sekretuar Ig A bağışıklık sistemi ögesinin üretimini artırırlar. Bağırsak mukozasında yer alan lenfositlerin (Th2/Th1) dengesinin sağlanmasında immün modülatör olarak etki gösterirler. Düzenleyici (Regülatör T Lenfosit) Treg hücrelerin etkinliğini artırarak antienflamatuar (iltihabı azaltıcı) maddelerin (IL10, TGF-Beta) salınımını desteklerler. Netice de bu maddeler immün toleransın gelişmesini desteklerler. Fermente ürünler ayrıca sindirim ve bağırsak mikrofloranın normal metabolik sürecini devam ettirebilmesi için bağırsak Ph dengesinin asit yönünde kalmasını sağlar.

Bağırsak florasında yer alan probiyotik bakteriler( Lactobasil, Bifidobacteri, Streptokok vs.) alınan gıdaların (şeker, karbonhidrat, protein, yağ) sindiriminde rol alan birçok enzimin sentezinde aktif görev üstlenirler. Dolayısıyla bağırsakta sindirilmemiş atık madde artışını önlerler. Örnek verecek olursak bu bakterilerin salgıladıkları proteaz denen enzim protein metabolizması için önemli görev üstlenmektedir. Bu enzimin yokluğunda sindirilmemiş protein parçacıkları(et vs.) bağırsak yüzeyinde antijen yani yabancı madde etkisi oluşturacak, bağışıklık sistemi uyarılacak ve neticede iltihap ( enflamasyon) oluşacak.

Probiyotikler Alfa 1- antitripsin ve TNF(Tümör nekroze edici faktör) seviyelerini aşağı çekerek bir başka şekliyle de bağırsak yüzeyinde ki iltihabı azaltma yönünde fonksiyon gösterirler.

Hazır satılan süt ve süt ürünlerde(Pastörize, UHT) sindirime katkıda bulanan probiyotik bakteriler ( Lactobasil, Bifidobacteri, Streptokok vs.) yok denecek durumdadırlar. Ayrıca bu ürünlerin kıvam, yağ ve yapısının dengeli dağılımını sağlamak için uygulanan homojenizasyon işleminden sonra sütün molekülleri tahrip olmakta. Doğal olarak bu tahrip olmuş yapı taşlarını bağırsak savunmamız allerjen ve antijen olarak kabul etmekte. İltihap süreci yine tetiklenmiştir! Hiç düşündünüz mü hazır yoğurt yedikten sonra neden karında rahatsızlık hissederiz?!

2004’de Ankara da çocuk alerji hastalıkları üzerine yapılan bir çalışmada süt tüketiminin astım, alerjik bronşit ve saman nezlesini artırdığını ortaya koyan sonuçlar açıklandı.

Gereksiz ve aşırı antibiyotik kullanımı alerjik hastalıkların alt yapısını hazırlayan etkenlerin başında gelmektedir. Epidemyolojik çalışmalarda tespit edilen gerçek şudur ki küçük yaşlardan itibaren başlayan antibiyotik tedavileri astım ve diğer alerjik hastalıların gelişimine zemin hazırlamaktadırlar. Bağırsak biyolojik aktif florayı etkileyen antibiyotikler beraberinde bağırsak yüzey savunma sistemini de kötü yönde etkilemektedirler. Antibiyotik kullanımının azalması ve bazı enfeksiyonlara maruziyet bağırsak probiyotik florayı olumlu yönde etkilemektedir.

5.Mineraller

Magnezyum

Astım hastalarının mineral açısından en çok etkileyen Magnezyum eksikliğidir. Magnezyum hava yolu çevresinde ki bronş kaslarının gevşemesini sağlar. Yapılan bir çalışmada günde 380 mg Magnezyum verilen astım hastalarında solunum fonksiyonlarında belirgin düzelmeler saptanmıştır.

Ayrıca solunum için değerli bir başka madde olan D vitamininin aktifleşmesi için yine Magnezyum gereklidir.

Hava yollarının kasılmaması için vücutta dolayısıyla da diyette ki Kalsiyum Magnezyum oranı çok önemlidir. Normalde diyette ki Ca:Mg oranı yaklaşık 2:1’dir. Eğer bu oran artar veya kalsiyum kaybı yaşanır ise(Hiperinsülinizm, Diüretikler) asetil kolin salgısı artacak. Sonuçta bronşlar kasılacak ve nefes darlığı tetiklenecektir.

Astımın semptomatik tedavisinde kullanılan kortikosteroid ilaçlar potasyum, çinko, kalsiyum, magnezyum kaybına yol açabiliyorlar. Bu durumda da astım şikâyetlerinde artış görülebiliyor.

Magnezyumdan zengin gıdaların başında fındık, kakao, ıspanak, muz, dil balığı geliyor.

Kalsiyumdan zengin gıdaların başında Dereotu, Roka, Fındık, Yoğurt geliyor.

Süt sanıldığı gibi en güçlü kalsiyum, fosfor, magnezyum kaynağı değildir. Sütte bu mineraller arasında ki oranlar insan bünyesi için çok da elverişli durum da değildir. Birçok yeşil otla beslenen hayvanların kemiklerinin bizimkinden oldukça güçlü olduğunu da aklımızdan çıkarmayalım!

Acil tıp ünitelerinde astım krizlerinde ve diğer akut solunum sistemi problemlerinde hava yollarının açılması için kullanılan klasik bronkodilatatör tedavilere cevap vermeyen hastalar da damar yolu ile (IV) magnezyum sülfat çok etkili ve güvenlidir.

Aşırı terleyen ve idrar söktürücü kullanan kişilerde magnezyum düzeyleri hızla düşer.

Normal günlük magnezyum ihtiyacımız 250-300 mg civarındadır. Hamilelik, emzirme, stres gibi durumlarda vücutta magnezyuma olan ihtiyaç artmaktadır. Bu durumda günlük ihtiyaç 700 mg’lara çıkar.

Astımlı hastalarda preparat olarak 1-2 gr/gün tavsiye edilebilir

Potasyum

Potasyum vücutta ki düzeylerinin düşmesi akciğer fonksiyonlarını olumsuz yönde etkilemektedir( Hücrede ki Na-K pompası durur). Ayrıca astım semptomatik tedavisinde kullanılan teofilin potasyum seviyelerini düşürebilir.

Potasyumdan zengin gıdaların başında Dereotu, Fındık, Ispanak, Maydanoz geliyor.

6.Zerdeçal

Alerjik Astım şikâyetleri olan hastalarda Zerdeçal tüketimi ile birlikte enlamasyon sürecine dâhil olan maddelerin düzeyleri azalmaktadır (IL2,IL4,IL5,GM-CSF)

Astım nöbetlerini önlemede çok etkindi. Günlük iki kez 1-2 tatlı kaşığı öğütülmüş formda tüketimi sağlanmalı.

7.Çörek Otu

İçerisinde ki etken maddelere bir göz atacak olursak. Magnezyum, Selenyum, B1, B6 vitamini, Bakır, Timokin, Lizin, Metionin, Demir, Çinko, Kalsiyum, Fosfor gibi maddeleri barındıran çok zengin içeriğe sahiptir. Çörek otu bitkisel Omega 3 açısından zengindir.

Astım hastalarında bronkospazmı (sodyum kalsiyum pompası üzerine etki ederek) çözerek nefes darlığı şikâyetlerinin azaltılmasında etkin rol üstlenir.(Riyad Kral Suud Üniversitesi Çörek otu yağının antienflamatuar etkisi üzerine yapılan hayvan çalışmaları).

HDL kolesterol seviyesini yükseltirken, trigliserit düzeylerini hafif baskılıyor.

Astım Hastaları günde iki tatlı kaşı öğütülmüş çörek otu veya çörek otu yağı tüketmeleri fayda sağlayacaktır. Günlük kullanım dozu 15-20 gramı geçmemelidir.

8.Omega 3 / Balık Yağı (EPA(Eikozopentoenoik asit) / DHA(Dokozohekzoenoik asit))

Balık ve balık yağı tüketimi yüksek olan çocuk popülasyonların da yapılan gözlemsel çalışmalarda %35-40 astım sıklığının daha düşük olduğu görülmüştür.

Astım ile yani daha doğrusu iltihap ile mücadelede gerekli olan balık yağı türü OMEGA 3’dür. Normalde denge için Omega 6 ile Omega 3 arasında oran 1:1 ile 4:1 civarında tutulmalıdır. Yalnız hazır gıda (Ayçiçek yağı, mısır yağı, soya, katkılı yoğurt ve atıştırmalıklar) tüketiminin artışı ile birlikte bu oran 20:1 ile 50:1 civarlarına yükselmiş durumdadır.

Vücutta Omega 6 düzeylerinin hızla ve gereksiz miktarda yükselmesi iltihap (enflamasyon) sürecini tetikler (Prostaglandin(Grup II), Lökotrien(Grup IV) üretimini artırarak)

Buna karşılık ise Omega 3 iltihap(enflamasyon) oluşumunu azaltırlar.4. Grup Lökotrienlerin seviyesini azaltarak ve antienflamatuar(iltihabı azaltıcı) 5.Grup Lökotrienlerin üretimini artırarak.

Bu bilgi çerçevesinde preparat olarak balık yağı alma durumunda Omega 6 takviyeli balık yağlarını değil saf Omega 3 kapsül veya şuruplarını tercih etmeliyiz.

Kronik Hastalık durumlarında günlük balık yağı tüketimi 2- 2,5 gr’dan aşağı olmamalı. Burada dikkat etmemiz gereken bilgi şudur ki. Bu miktarla kast edilen balık yağı içerisinde ki EPA+DHA’nın toplam miktarıdır.

Özellikle egzersizle provake olan nefes darlığıyla kendini gösteren astım vakalarında 3 hafta süre ile 3-3,5 gr balık yağı tüketimi solunum fonksiyonlarında %65 oranında düzelmeye neden oluyor. Nefes açıcı ilaç kullanımında %30-35 oranında azalma tespit edilmiş.

9.Üzüm Çekirdeği (Resveratrol)

Alerji ve enflamasyon sürecinde rol alan histamin salgısını azaltarak alevlenmeyi azaltır. Astım hastalarının akciğer hücrelerinde yüksek seviyede olan enflamatuvar faktörlerin seviyelerini %75- 97 oranında azaltır.

KOAH ve Astım hastalarında yüksek düzeyde olan IL8 maddesini inhibe eder. Bu hastaların tedavisinde kullanılan dekzametazondan daha etkin şikâyetleri azalttığı görülüyor.

Çok güçlü antioksidandır (Antioksidan özelliği E vitamininden 50 kat, C vitamininden 20 kat daha fazladır)

Günde 1-2 tatlı kaşığı öğütülmüş şekilde tüketilebilir.

10.VİTAMİNLER / ANTİOKSİDANLAR

A Vitamini / Likopen 

Özellikle egzersizle provake olan bronkospazmların önlenmesinde etkindir.

Astım şikâyetlerinin önlenmesinde beta karoten den zengin gıdaların tüketimini artırmalıyız. (Ev yapımı domates salçası, Havuç, Kavun, Bal kabağı, Taze Domates, Kan portakalı, Kırmızı greyfrut)

Not: Likopen kırmızı renkli bir karoten bileşiğidir ama A Vitaminine dönüşmez.

E Vitamini

Astımlı hastalarda E vitamininden zengin zeytinyağı tüketimi artırılmalı. İçerisinde ki E vitamini vücut savunma tepkisini normalleştirerek (IgE artışını ve Lökotrienleri inhibe eder) hava yollarında ki spazmı (bronkospazm) çözmeye yardım eder.

Astımlı hastalarda tablet olarak 400Ü/gün tavsiye edilebilir.

C Vitamini

Enflamasyon ve alerjide artan histamin salınım maddelerini çok etkin bir şekilde baskılar.

Vücuda giren yabancı alerjen, antijene karşı gelişen fagositoz mekanizmasını artırır. Ayrıca Alfa- Interferonun yapımını uyararak immün sistemi olumlu yönde etkiler.

Balgamı sulandırarak atılımını ve dolayısıyla nefes darlığı şikâyetini azaltır(CFTR proteinini uyararak).

C vitamini astımda ki öksürük ve nefes darlığı nöbetlerini kısa vadede hafifletmektedir.

Yapılan bir çalışmada 3-4 ay süre ile 1 gr/gün C vitamini verilen hastalarda inhale kortikosteroid kullanımının azaldığı gözlemlenmiş.

C vitamini vücutta depolanamayan bir vitamindir. Örneğin doğal meyve sularını gün içerisine paylaştırarak tüketimi daha doğru olur. Örneğin bir seferde 100 cc kadar (Yaklaşık bir çay bardağına denk gelir) tüketilmeli.

C vitamini ısı değişimlerine ve bekletilmeye karşı hassastır! Örneğin portakal suyunu bekletmeden tüketimi sağlanmalıdır.

Preparat (tablet) olarak günde 2-3 gr alımı önerilebilir.

Selenyum 

Antioksidanların başında gelir. Astımlı hastalarda selenyum düzeyleri düşüktür. Bu durumu solunum fonksiyonlarında ki düşüş izler.  Enflamasyon faktörlerinde artış gözlenir. Selenyumdan zengin gıdaların tüketimi artırılmalıdır( Soğan, köy tavuğu, deniz ürünleri, sarımsak)

N-Asetil Sistein

Astımda tetiklenen aşırı enflamtuar (iltihabi) reaksiyonu hafifletir. Çok güçlü bir antioksidandır.

İltihap sürecinde etkin rol alan Th2 seviyelerini azaltarak Th1 hücrelerine hâkimiyetini kırıyorlar.

Glütatyonu artırarak hava yollarını tahriş eden nitrik oksit üretimini (sentezini) azaltırlar.

Günde 600mg civarlarında astım hastalarının tüketimi sağlanmalı.

Qersetin

Çok güçlü bir antioksidandır.

Bitki, meyve ve sebzelerin kabuklarında yaygın bulunan bu flavanoid bir pigmenttir.

Astım da enflamasyon oluşum sürecinde rol alan histamin salınımını azaltır. Neticede astım şikâyetleri hafifler. Sadece astım değil alerjik alt yapıya sahip birçok hastalığa karşı da etkin (Saman nezlesi, alerjik bronşit vs.)

En çok soğanda bulunur. Soğanda ki miktarı çaydan 2 kat elmadan ise 3 kat daha fazladır. 100 gr soğan da yaklaşık 25-85 mg quersetin bulunur. Günde bir baş soğan tüketimi sağlayın

Laboratuvar ortamında hücre kültürleri üzerinde yapılan çalışmalarda, qersetinin bır kısım kanser hücrelerine karşı etkisi gözlemlenebilmiştir.

Gingko Biloba

Dünyada yaşayan en eski ağaç türlerinden biri olan gingko biloba yaprakları çok güçlü antioksidan ve vücutta serbest radikallerin okside olmasına yardım etmektedir.

Özellikle eforla gelen astım ataklarının hafifletilmesinde yararlı görülüyor.

Astımlı hastalar yaklaşık 100-200 mg gün tüketmelidirler.

Meyan Kökü

İçerisinde A,E, B1,B6 gibi vitamin, Kalsiyum, Potasyum, Krom, Selenyum, Çinko gibi daha birçok mineral ve antioksidanlar barındıran nerdeyse her hastalığın tedavisinde etkin kullanılan bir kök bitki.

Astımda kullanım nedenlerinin başında içeriğinde ki flavanoidlerdir (ki flavanoidler bilinen en güçlü antioksidandır), ama en önemlisi fonksiyonu enflamasyona (iltihap) karşı kortizon tesirine benzer etki göstermesidir (tabi ki sentetik kortikosteroidin hiçbir yan etkisi burada gözükmez). Sonuçta enflamasyonun azalması astım krizlerinin hafiflemesini netice verir. Ekspektoran etki göstererek balgam atılımını kolaylaştırıyor.

Astım hastalarında günde 1-2 fincan çay şeklinde tüketimi tavsiye edilebilir.

Not: Bu yazı da meyan kökünü tek başına ele alıp incelemek istemedik. Hem içeriği hem de etkileri sayfalarla anlatılacak kadar çoktur.

DR.CEYHUN NURİ’nin TAVSİYELERİ:

  • Su tüketimi kilo x 30 cc gün civarlarında tutulmalı. Tabii ki suyun kalitesi unutulmamalı (Kaynak sularını tercih etme de fayda vardır, Suyunuzu enerjileştirin)
  • Rafine tuz tüketimini kesinlikle terk etmeli.(Hazır konserve, hazır turşu, hazır zeytin, hazır salamura gıdalar). Bunun yerine Himalaya, Kaya tuzu gibi mineral dengesi olan doğal kristal tuz kaynaklarına yönelmeli.
  • Sigara kesinlikle içilmeyecek.
  • Siyah Çay Tüketimi Mutlaka azaltılmalı. Günde üç bardaktan fazla tüketimi şikâyetleri alevlendirebilir.
  • Astımlı hastanın beslenmesinden iltihabı artıran gıdaların hemen çıkartılması gerekir (Rafine ve işlenmiş un, karbonhidrat ürünler. İşlenmiş şeker ve şekerli ürünler, Fastfood vs.).
  • Bağırsak florasının canlanması için normal doğuma öncelik verilmeli. Çocuk emzirilmesi 2 yaşına kadar sürdürülmeli.
  • Probiyotik beslenmeye ağırlık verilmeli (Yoğurt, Kefir). Alfa-1 Antitripsin, Tümör Nekroze Edici Faktör seviyelerini aşağı çekerek bağırsaktaki iltihabı baskılamaya yardımcı olur. Sekretuvar IgA üretimini artırarak bağırsak yüzey savunmasının artmasına neden olur. Ayrıca Probiyotikler salgıladıkları bir kısım enzimlerle (proteaz) bağırsakta protein sindirimine katkıda bulundukları için immün sistemi uyaran antijen oluşumunu azaltırlar.
  • Omega 3 (Balık Yağı) tüketimi %40- 45 düzeylerinde astım riskini azaltıyor. Kronik iltihabi hastalık nedeni ile şikâyetleri olan hastalara EPA+DEPA toplamı 2,5 gr olacak şekilde günlük balık yağı tüketim sağlasınlar. Buna ek olarak haftada en az 1-2 kez balık tüketimi olmalı.
  • Zerdeçal astım nöbetlerini önlemede çok etkindi. Günlük iki kez 1-2 tatlı kaşığı öğütülmüş formda öneriyoruz.
  • Resveratrol denen madde içeren Üzüm Çekirdeği dekzametazon dan (Kortikosteroid) daha etkin bir şekilde astım hastalarında olumlu yönde etki ediyor. Günde 1-2 tatlı kaşığı öğütülmüş şekilde öneriyoruz.
  • Günde 1-2 diş sarımsak, bir baş soğan gıdalarla beraber tüketin.
  • Fındık Tüketilmeli. İçerisindeki Magnezyum sayesinde hava yollarında ki kasların gevşemesini sağlar (Bronkospazm).
  • Zeytinyağı tüketimini artırmalı. İçerisinde ki E vitamini vücut savunma tepkisini normalleştirerek (IgE artışını ve Lökotrienleri inhibe ederek) hava yollarında ki spazmı (bronkospazm) çözmeye yardım eder.
  • Gün içerisinde 3-4 meyve ve bol sebze tüketimi ile vücutta antioksidan etki artırılmalı.

Dr.Ceyhun NURİ

 

 

 

 

 

 

 

Author Info

admin

No Comments

Post a Comment