Ankilozan Spondilit ve Bağlardaki Gevşeklik

ANKİLOZAN SPONDİLİT VE BAĞLARDAKİ GEVŞEKLİK başlıklı Dr. Ceyhun NURİ’nin güncel yazısı Ankara Life Dergisi – Haziran 2018 / Life Sağlık köşesinde yayında.

ANKİLOZAN SPONDİLİT VE BAĞLARDAKİ GEVŞEKLİK

3 aydan uzun süren, bel/kalça bölgesinde egzersiz / hareketle hafifleyip, istirahatte ve özellikle sabah tutukluğu-ağrı ile seyir gösteren, periferik eklem ve muskuloiskeletal sistem dışı tutulumlarında klinik tabloya eşlik ettiği Kronik Sistemik İnflamatuar Romatizmal bir hastalıktır Ankilozan Spondilit.

 

Bu tanımı geçen yazımızda verdik ve asidozun ankilozan spondilit klinik tablosunun oluşumunda etkisi üzerinde durduk. Bu yazıda ise gerek Ankilozan Spondilit tablosunun oluşmasında, gerekse de TEDAVİ ENGELİ olarak ligament (bağ) laksitesinin (gevşeklik) önemi üzerinde duracağız.

 

Biz YARA kelimesini duyduğumuzda bunun sadece ciltte bütünlüğün bozulması ile ortaya çıkan bir durumu anlarız. Ancak VÜCUT İÇİNDE, gerek ameliyatlardan sonra organ ve yapılar arasındaki yapışıklık olsun,  gerekse de eklem yüzeyinde akut yaralanma veya kronik nedenlerle aşınma kastedilsin, bütün bu durumlar YARA teriminin kapsamına girmektedir.

 

Ankilozan Spondilit özellikle omurga ve kalça bölgesinde belirti ve bulgularla kliniğini ortaya koyan bir hastalıktır. Leğen kemiklerimizle kalça kemiğimizi birleştiren eklem (sakroiliak) yüzeyinde başlayan iltihabi (enflamasyon) süreç süregenlik arz etmesi eklem/çevre yapı yüzeylerinde kronik soyulma/yırtılma/aşınma ile birlikte daha yukarı omurga ve diğer yapıları da etkileyecek bir seyir izlemektedir.

 

Hastalık tedavisi HEKİMLİK öğretisi gerektirir.

Sürecin (birkaç yıl) uzaması ile birlikte hastaların hareket, sportif faaliyet ve günlük işler sonrası artan kalçadaki ağrı şikayetinin olması, sağlık otörleri tarafından kliniğin mekanik problem olarak düşünülmesine neden olmaktadır. Bu düşünce ve anlayış doğru olmakla birlikte, problemin kaynağının tespiti noktasında gereken girişim ve tedbirleri maalesef beraberinde getirmemekte, sonuç olarak klinik vakaların baskın çoğunluğunda YANSIYAN AĞRI ile uğraşılmaktadır (Pelvik/leğen bölgedeki düzensizliğin boyun bölgesindeki kasların (m.trapezius) kasılmasında sadece üst servikal (boyun) adalelerin gevşetilmesi ile uğraşılması gibi). Bu bakış açısı gerek klasik tıbbi bakış açısında, gerekse de yeni öğrenilmeye çalışılan doğal koruyucu yaklaşımlarda da yanlış çözümlerin ortaya konmasına neden olmaktadır (Antienflamatuar ilaçlar, tetik nokta tedavisi, kalça eklemine PRP /CGF uygulanması gibi sadece şikayetin olduğu bölgeye yönelik doktorluk öğretileri).

 

Eski yaklaşımda (1960) ağrı oluşum modeli öğretisinde bir bölgede ağrı oluşabilmesi için öncelikle myofasiyal sendromun yani akut veya kronik nedenlerle kaslarda travma yaşanmalıdır, sonra o bölgedeki kaslar sertleşir ve triger point (ağrılı tetik noktalar) gelişir, sonuçta çevre bölgelere ağrı yansımaya başlar.

 

Yeni ‘Ağrı Oluşum Modeli’nde ise ağrı şikayetinin oluşması için ise öncelikle kemiklerimizi birbirine bağlayan ligamentlerde (bağlarda) gevşeklik (laksite) olmalıdır. Bu durum iki kemik arasındaki eklemin bütünlüğünü koruyamamasına (instabilite) neden olarak eklemi çevreleyen kapsülde, esnekliği sınırlı olan sinirlerin gerilmesi ile ağrı ve kemiğe tutunan kaslarda spazma neden olmaktadır. Nöronlarda (sinir) birincil yaralanmaya bağlı olarak ikincil olarak ödem gelişir ve travmatik baskının devam etmesi halinde hasarlı bölgede ağrı, komşu yapılarda yansıyan ağrı ve nöropatik ağrılarla klinik daha da derinleşir. Uzun süre (6 ay) bağ /eklem gevşekliğinin devam etmesi eklem yüzeyinde dejeneratif (yıkım/bozulma) değişimlerin başlamasına neden olmaktadır. Sonuçta ağrı ve enflamatuar tepkinin artması kaçınılmazdır. Sürecin devam etmesi ve sürekli enflamatuar tepkiye maruziyet eklem çevresindeki ligament (bağ), tendon (kiriş), kartilaj (kıkırdak) dokunun kireçlenmesine ve sonuçta fibröz (bağ/kiriş) dokuların kemikleşmesi ile yeni kemik dokuların oluşmasına neden olacaktır.

 

Önemsemediğimiz her türlü ani (akut) veya uzun süre (kronik) devam eden travma, aşırı kullanım veya ağrı şikayeti mevcutken “iyi gelsin” diye yaptığımız sportif faaliyetler ligament (bağ), tendon(kiriş), kartilaj (kıkırdak), fasyalarda (zarlarda), dolayısıyla eklem yüzeylerinde dejenerasyonların meydana gelmesine neden olacaktır. Sonuçta gücünü GERGİN bağlarından alan vücut yapımızın stabilitesi bozulacaktır.

 

Ankilozan spondilit hastaları uzun süre ‘LOMBER HERNİ’ (bel fıtığı) teşhisi ile birçok tedavi merkezine başvurmaktadır. İlerleyen süreçte fıtık teşhisinden vazgeçilerek çekilen MR’da kalça ekleminde ‘SAKROİLEİT’ yani leğen kalça kemiklerini birleştiren eklem yüzeyinin iltihabı (enflamasyon) tespiti ile takibe alınırlar. Bu takip sadece kalça ekleminin izlenmesinden ibaret olup esas etyopatogeneze yönelik olmadığı için ‘SAKROİLEİT’ iltihap tablosu yerini kireçlenmeye ve son olarak kemik ankilozu ile klinik oturur.

 

Hastaya kalan ise ‘hareket kısıtlılığı, kemik ve eklem alanlarında sürekli ağrı’ olacaktır.

 

Ayak bileği iç bağları dış bağlarına kıyasla daha kuvvetli bağ ağı oluşturmaktadır. Bu nedenle inversiyon (ayak bileğinin içe dönmesi) burkulmaları daha sık yaşanmaktadır. Klasik öğretinin sık gözden kaçırdığı noktalardan biridir bu tablo. Ankilozan Spondilit vakalarının baskın çoğunluğunda ayak bileğinin dış bağlarında meydana gelen laksite (gevşeklik) ve buna bağlı olarak ayak bileği dış tarafında (lateral malleol) çevresinde palpasyonla (dokunmakla) ağrı, ödem, yürüyüş paterninde ayak dışa bası eyleminin artması dikkat çekmektedir. Uzun vadede, örneğin sol ayak bileği dış bağlarında meydana gelen gevşeklik ve bu klinik tabloya özellikle aynı taraf femur başı (kalça başı) çevresindeki bağlarında gevşekliğinin eklenmesi ile yürüyüş eylemi bozulmaya başlayacaktır. Hasta yürüme fazında gevşeklik olan ayak ve kalçasından güç alamadığı için kalça (zıt kalçada) çevresindeki kasların kasılmasına ve özellikle karşı taraf leğen kalça eklem (sakroiliak ) aralığında daralmaya ve eklemin beslenmesinin bozulmasına neden olacaktır. Bu süreç eklem aralığında ve çevresinde enflamasyonla sonuçlanacaktır. Bu tablo doğal olarak omurgaların da (vertebra) stabilitesini bozarak kemiklere tutunan bağların yapışma yerlerinde entesopatilerin (tutunma yerlerin iltihabı) gelişmesini de kaçınılmaz kılacaktır.

 

İltihap (Enflamasyon) Akut (Ani) Gelişen Yaralanmalar Karşısında Yaraların Onarımı İçin Hayati Öneme Sahip Fizyolojik Bir Süreçtir!

 

Dokuların gerek akut gerek kronik olaylar karşısında destrükte (yıkım) olması durumunda vücudumuzun fizyolojik olarak onarım (rejenerasyon) için ortaya koyduğu cevaplardan birisi enflamasyondur.  Akut olarak başlayan enflamasyon eğer BOZUCU ODAK ortadan kaldırılmazsa süregen hale gelmesiyle sınırlarını korumayan, iyileşme safhasını taşan düzeyde yıkıcı kronik iltihaba dönüşecektir.

 

Ankilozan Spondylit %96 HLA -B27 geni ile beraberliği mevcut, yani genetik bir hastalık olduğu üzerinde duruluyor. Ancak bu bilgi bugün otörler tarafından şüphe ve soru işareti ile karşılanmaya başlandı. Sebebi ise immün sistemin DOĞAL İMMÜNİTE’den (fizyolojik tepki) uzaklaşarak ADAPTİF İMMÜN (problem karşısında ki vücudun bağışıklık tepkisi) yanıta geçmesi ile sitokinlerin (hücrenin bağışıklık fonksiyonlarını düzenleyen proteinler) aşırı ve orantısız salınımına karşı verilen hücresel yanıt hedef dokularda gen ekspresyon (gen ifadesinin düzenlenmesi) cevabı ile sağlanmaktadır. Yani dokular süregen aşırı uyarımlara karşı fonksiyon ve yapı değişikliğine giderek olumsuz şartlara karşı adaptif proliferasyon (uyum gelişimi) gösterirler. Bu bilgiler bizi hastalık kliniğinin oluşumunun baskın çoğunlukta ADAPTİF İMMÜN yanıtın neticesinde olduğu kanaatine götürmektedir.

 

Tedavi sürecinin yönetiminde eflamasyonun kontrolünün sağlanması ve reperasyon (onarımı) evresinin başlatılması gerekir. Bu hastalıkta enflamasyon süreci fibro-osseoz (bağ-kıkırdak-kemik) birleşkede başladığı için öncelikle bu alanlara biyolojik yanıtı değiştirecek proinflamatuar (iltihabı başlatan) immün hücrelerin çekilmesini azaltan ve lokal olarak aktive olmuş makrofajlardan salınan büyüme faktörlerinin miktarlarını artıran protokollerin izlenmesi ana hedef olmalıdır. Entezis (kemiklere yapışma noktaları) bölgelerindeki bağ dokusunun temel hücreleri olan fibroblastların uyarımı sağlanarak bölgesel rejenerasyon sağlanmalıdır.

 

Ligament Laksitesi (bağ gevşekliği) sadece ankilozan spondilit kliniğine sınırlı bir konu değildir. Ayrıca diğer tüm enflamatuar hastalıkları (Hashimoto, Romatoid Artrit, SLE vb.) yakından ilgilendirmektedir. Çünkü bu hastalıklar ADAPTİF İMMÜN yanıtının aşırı artması ile karakterize klinik tablolardır. Bu durumda her seviyedeki YARA’nın kronik seyri enflamatuar tepkinin normalize olamadan devam etmesine neden olacaktır.

 

Eklem yüzeyindeki yara iyileşme süreci doğru yönetildiği taktirde ankilozan spondilit kliniği kontrol altına alınarak hem mekanik eklem seviyesinde, hem de ‘immün yanıttaki normalleşme’ ile birlikte hastalık iyileşme paterni yakalanabilir.

 

Dr.Ceyhun NURİ

Ankilozan Spondilit Ve Asidoz

ANKİLOZAN SPONDİLİT VE ASİDOZ başlıklı Dr. Ceyhun NURİ'nin güncel yazısı Ankara Life Dergisi - Nisan 2018 / Life Sağlık

ANKİLOZAN SPONDİLİT VE ASİDOZ

3 aydan uzun süren, bel/kalça bölgesinde egzersiz / hareketle hafifleyip, istirahatte ve özellikle sabah tutukluğu-ağrı ile seyir gösteren, periferik eklem ve muskuloiskeletal sistem dışı tutulumlarında klinik tabloya eşlik ettiği Kronik Sistemik İnflamatuar Romatizmal bir hastalıktır.

Klasik söylemde “Hastalığın Nedeninin Bilinmediği” belirtilmekle beraber, kliniğin seyrinde tutulum karakteristiğinden bahsetmek gerekir. Ankilozan Spondilit ve diğer spondiloartropatilerin belirleyici özelliği, kemiklerle tendon (kiriş) ve ligamentlerin (bağ) birleşim noktalarında (entezis) kronik enflamatuvar reaksiyonun (entesopati) oluşmasıdır. İltihabi sürecin uzun süre tekrar ediyor olması etkilenen bölgede ağrıların ortaya çıkmasına neden olduğu gibi, ligament ve tendonların sürekli enflamatuvar sürece dahil olmaları kireçlenmelerine ve zamanla yeni kemikleşmiş yapıların ortaya çıkmalarına neden olur. Örneğin kalça eklemi (sakroiliak) gibi kısmen oynak olan fibrokartiloginöz birleşke de klinik tablo kemik ankilozu ile neticelenir, omurga aralarındaki (intervertebral) ligament, anulus fibrozisin kemiklerle birleşim yerlerinde entesopatiler gelişirse, bambu kamışı olarak da adlandırılan vertebra (omurga) aralarında ince kemikleşmelerin (sindesmofit) gelişmelerine neden olabilmektedir.

* Bu bilgiler belde oluşan ağrıyı veya aşil tendon enflamasyonuna bağlı baldırdaki ağrıyı açıklayabilir, ancak klasik anlayış Enflamasyon Oluşum Sürecini aydınlatan doyurucu bir öğreti ortaya koymuş değildir!

*Hastalığın sinsi bir şekilde başladığı belirtiliyor, bu noksan bakış açısıdır. Gerçek şudur ki; vücudumuz henüz yapısını değiştirmeden önce her gelişmeyi ve her farklılaşmayı bizlere bildirmektedir, tek sorun biz bunu göremiyor ve okuyamıyoruz.

Bu yazının, enflamasyon oluşum nedenlerinden birinin üzerinde durarak ‘Ankilozan Spondilit’in temeli ve progresyonunun (ilerleme) anlaşılmasına ışık tutacağı kanaatindeyim.

Bakış açımızı klasik anlayışın dışına çıkarak tekrar düzenlersek:

- Genetik alt yapı, hastalık oluşumu ve duruma protektif (koruyucu) onarım yaklaşımı
- Eklem Enflamasyonu ve Bağırsak Disfonksiyonu
- Tensegriti yapı bozulması ve sakroilit
- Bağ dokusu ve asidozun etkisi
- Sürrenal bez, stres, kortizon, nöradrenalin salınımı, enflamatuar tepkide orantısız artış gibi daha birçok yeni başlıkların açıklanması gerektiğine inanıyorum. Bu yazımızda ASİDOZ ve tedavi önündeki engelleyici yönü üzerinde duracağız.

Asidoz ve Enflamasyon

Vücuttaki dengenin (Homeostazis) korunması birçok parametrenin beraber / koordine çalışmasına bağlıdır.

Vücudumuzda çok az miktarda bulunan hidrojen (H+) iyon konsantrasyonu asit baz dengesini sağlamaktadır. Organizma sıvılarında bu iyonun minimal değişikliği, beraberinde fizyolojik regülasyon mekanizmaların değişimini tetikleyerek bir kısım enzimatik reaksiyonların başlamasına neden olmaktadır.
Hidrojen iyon konsantrasyonunun sıvı ve dokularda ki artışına ASİDOZ, azalmasına ise ALKALOZ denilmektedir. Vücut sıvılarında ki H iyon konsantrasyonunu simgelemek için pH sembolü kullanılmaktadır, bu değer yükseldikçe ortam alkali olurken, düşüşü ise sıvının asitleştiğini belirtmektedir.

İnsan sağlığının korunması için pH değerimiz sürekli sabit (pH 7,4) tutulmak zorundadır. pH (asit/baz) dengesi, HCO3 (karbonat) ve CO2 (karbondioksit) değerlerinin korunmasına bağlıdır. Eğer bunlardan bir veya her ikisinde de değişim başlarsa asit-baz bozukluğu meydana gelmektedir. Bu dengenin sağlanmasında özelde akciğer-böbrek, genelde ise tüm organların ve dengeleyici sistemlerin (tampon) koordinasyonu gerekir. Asidik iyonlar akciğer ve böbrekler vasıtasıyla dışarı atılır, eğer bu atılım gerçekleşmezse vücutta birikim başlar.

Hücrelerin metabolik reaksiyonları ve enerji üretimi esnasında sülfirik asit, fosforik asit, karbonik asit, asetik asit gibi asidik maddeler oluşmaktadır. Eğer bu duruma bizim tükettiğimiz asidik yükü yüksek gıdalar da (taze peynir, şekerli/unlu, sigara, alkol, çay/kahve vb.) eklenirse ve bu pH dengesindeki asitleşmeye kayma düzeltilmezse kronik hastalıkların oluşumu kaçınılmazdır.

Dışarı atılamayan asidik iyonlar, tampon sistemleri ve mineraller (magnezyum, klor, sodyum, kalsiyum vb.) tarafından nötralize edilmezse bağ dokusunda birikerek vücut tarafından atılmayı/temizlenmeyi bekleyecektir. Asidozun süregen hal alması bölgesel kan dolaşımının (özellikle kapiller (kılcal)) azalmasına ve dokuların beslenmesinin yetersizliğine neden olmaktadır. Çünkü asitleşme hücrelerin elastikiyetini kaybederek sertleşmesine neden olmaktadır (eritrositler (kırmızı kan hücresi) sertleşir), katılaşma ile birlikte dokulara oksijen ve besin transportu yetersiz olacaktır. Ayrıca pH değerinin düşmesi kanın vizkozitesini (koyuluğunu) artırmaktadır. Kıvamı artan kanın damarlardaki (ince/dar kapiller, lenfatik dolaşım) dolaşımı yavaşlayacaktır.

Kronik asidik yük artışı nötralize edici minerallerin hızla tükenerek hücre rejenerasyonunda (onarımında) önemli yapı taşlarının eksilmesini beraberinde getirmektedir.

Fizyolojik olarak sürekli dengelenen asit-baz regülasyonundaki bozulma ile birlikte enflamatuar yükün artışı tırmanacaktır. Sonuçta yabancı girdiye karşı kontrollü başlayan enflamatuar tepki aşırı ve orantısız tahrip edici reaksiyona doğru kayma gösterecektir.

Ankilozan Spondilit ve diğer dejeneratif kas iskelet sistemi hastalık kliniklerinde eklemlerin alkali yapıya sahip kıkırdak doku, ligament (bağ), kirişlerin (tendon) asidik tuzlarla (laktik asit, fosforik asit, asetik asit, sülfürik asit vb.) yüklenmesi bu bölgelerde oluşan ağrının temel nedenlerinden biridir. Yapıların çevresindeki dolaşımsal problemlerde (venöz kanın yani metabolik atıklardan zengin, oksijenden yoksun hafif asidik yapıya sahip sıvının eklem çevresinde göllenmesi) kronik enflamatuar tepkiyi artıracaktır.

Ankilozan Spondilit kliniğinde sakroiliak eklemin enflamasyonu ile başlayan sürecin kronik seyir almasında ‘Asid-Baz’ dengesinin optimal değerlerden (pH 7,35-7,45) uzaklaşarak asidoza kayması önemli ve mutlaka düzeltilmesi gereken predispozan (hazırlayıcı) faktördür.

Asidoz, hücre seviyesinde hastalık oluşum pentat (beşli) mekanizmasından biridir. Enflamatuar tepkinin baskılanmadan fizyolojik seviyeye getirilmesi, Ankilozan Spondilit ve diğer enflamatuar - dejeneratif vakaların kronik ilerlemesini durdurarak tamamen iyileşme paternine (sürecine) girmesini sağlayacaktır.

Çözümsüz gibi nitelendirilen immün sistem tabanlı otoimmün hastalıklar semptomatik (belirti) odaklı değil, hücre seviyesinde başlayan hekimlik anlayışı kapsamında rasyonel irdelendiğinde olumlu sonuçlar verecek, yaşam kalitesinin artması sağlanacaktır..

Dr. Ceyhun NURİ

Hashimoto Hastalığını Ağırlaştıran Faktörler

HASHİMOTO HASTALIĞINI AĞIRLAŞTIRAN FAKTÖRLER başlıklı Dr. Ceyhun NURİ'nin güncel yazısı Ankara Life Dergisi - Mart 2018 / Life Sağlık

HASHİMOTO HASTALIĞINI AĞIRLAŞTIRAN FAKTÖRLER

Genelde tüm vücudun, özelde de tiroit bezinin sürekli iltihaplanması (enflamasyon) ve salgıladığı hormonların azalması (hipotiroidi) ile birlikte karakterize otoimmün bir hastalıktır Hashimoto.

‘Tiroid bezine karşı enflamatuar tepkiyi tetikleyen süreç nedir?’ sorusu, etyolojik alt yapıyı gözden geçirirken hep aklımızda tutmamız gereken noktadır. Bu durumu açıklarken ise tıbbi otörler ikiye ayrılır:

1.grup; hastalık oluşum nedenini açıklamamakla birlikte, hastalık başladıktan sonra durumu agreve eden faktörlerin üstünde durur ve bunları engellemeye çalışır.
2.grup ise - ki bizde kendimizi bu ekip içerisinde görmekteyiz- hastalık oluşumu ve kliniği ağırlaştıran etyoloji üstünde durmaktadır.

Bir önceki yazımızda hastalığın oluşum nedenleri üzerinde durmaya çalışmıştık, bugün ise ağırlıklı olarak agreve (kötüleştirme) edici nedenlere dikkatinizi çekmeye çalışacağız.

HASHİMOTO HASTALIĞINI AĞIRLAŞTIRAN FAKTÖRLERDEN BAZILARI

Bozucu Ocak ve Alanlar

Hücre aktiviteden uzak/istirahat halindeyken, hücre zarı ile ayrılmış olan iç ve dış alanları arasında potansiyel farkı (hücrenin içi dışından daha negatiftir) korunmaktadır. İstirahat halindeki bu farka ‘İstirahat Membran Potansiyeli’ denir. Hücrelerin bu fizyolojik voltaj farkı hücrenin yapısı ve tipine göre -10 ile -100 mV arasında korunmaktadır. İstirahat halinde polarize durumda olan hücre zarı eşik değerini geçecek uyarana (stimulusa) maruz kaldığında depolarize olarak aktive olmaktadır. Membran potansiyelindeki iniş / çıkışlar hücrenin gereğinden daha erken veya daha geç uyarılmasına neden olur. Sonuçta hücre seviyesinde başlayan süreç metabolik regülasyon mekanizmalarınında (konumuz olan tiroid fonksiyonları da dahil) olumsuz yönde etkilenmesini netice verecektir.

Bu bilgi çerçevesinde, diş dibinde enfeksiyonun varlığı, amalgam dolgu, birden fazla implant diş, vücutta skar/ ameliyat/yara izi, sık enfeksiyon odakları(tonsillit), çürük diş, yanlış protez, tamamlanmamış kanal tedavisi, çene eklemi problemine bağlı temporamandibuler eklem patolojisi, ameliyatlar vb. durumlar sürekli/gereksiz stimuluslar (uyaran) yayarak hücre zarını etkileyecek uyarılma eşik değerinin geçilmesine ve erken depolarizasyonun (hücrenin harekete geçmesini sağlayacak tetikleme) oluşmasına neden olacaktır. Vücutta yılları kapsayacak sürede parazit sinyallerin yayılması, hücresel disfonksiyonu ve enflamatuar tepkinin fizyolojik sınırların dışına çıkışını hızlandıracaktır. Konumuz olan Haşimoto ve diğer birçok enflamatuar /dejeneratif hastalık bu sürecin sonucu olabilir.

D Vitamini Eksikliği

Eksikliği Hashimoto dâhil birçok otoimmün hastalığın oluşmasında risk faktörü olarak gösterilmektedir.

Konumuzla ilgili metabolik/hormonal süreçlere etkisi:

- Enflamasyonun (iltihap) artmasında etkili olan Th2 hücrelerinin aşırı uyarılmasını önleyerek otoimmün tepkinin fizyolojik sınırlara çekilmesini sağlar.

- D vitaminin optimal seviyeden sapması, bağırsak yüzey florasının bozulması ve yüzey geçirgenliğinin artmasını agreve eden faktörlerdendir.Tiroid hormon aktivasyonunun (T4'ün T3'e dönüşümü) %20'sinin bağırsak yüzey hücrelerinde gerçekleştiği bilgisinden hareketle D vitamini seviyesindeki yetersizlik tiroid fonksiyonlarını olumsuz yönde etkilemektedir.

- Tiroid hormonlarının normal olması D vitaminin aktivitesini destekler. Hashimoto tiroiditi gibi otoimmün tiroid hastalıklarında D vitamininin etki edeceği reseptörlerin yapısı değişime uğraması (polimorfizm) sonucu metabolik reaksiyonlardaki aktif fonksiyonunu yerine getiremez.

Selenyum Eksikliği

Selenyum vücutta eser miktarda bulunan bir elementtir. Özellikle E vitamini ile birleşir ise antioksidan etkisi artar ve vücudumuza zarar veren serbest radikallere karşı koruyucu etkisi potansiyalize edilmiş olur.

Konumuzla ilgili metabolik süreçler:

- Selenyum 5’ deiyodinaz enziminin (T4’den T3 sentezini gerçekleştirir) aktivitesini artırır. Netice de T4’den T3 oluşumu yani tiroid hormon aktivitesi artar. Eksikliğin de bu dönüşüm azalır.

- Selenyum ayrıca tiroid bezini aşırı iyot yüklenmesine karşı korur, bunu tiroid hormon yapımında görevli tiroid peroksidaz enziminin aktivitesini azaltarak yapar.

Stres

Tiroid bezinin sağlıklı olması için öncelikle stres hormonlarının (adrenalin, kortizol) salgılandığı böbrek üstü bezinin sağlıklı olması gerekir.

Stres, vücutta üretilen tiroid hormonuna hücrelerin cevabını azaltıyor ve zorlaştırıyor. Hücrelerin cevap vermesi için reseptörlerinin fonksiyonları normal olmalı. İşte stres esnasında vücutta oluşan metabolik süreçler bu cevap mekanizmasını kötü yönde etkiler.

Kronik strese maruziyet vücutta kortizol seviyesini aşırı yükseltir, ayrıca 5’-deiyodinase enziminin işleyişini azaltır, bu durumda tiroid hormonun aktifleşmesi durur (T4 T3’e dönüşemez).

Adrenalin / Noradrenalin gibi diğer stres hormonları ise insanın iyi veya kötü yönde başlattığı somut/soyut eylemini sürdürme yetisini artırırken, bu esnada hayati organların korunması için periferik damarlarda vazokonstrüktör (damarları daraltıcı) etkiyi artırarak kanın merkezde tutulmasını sağlamaktadır. Bu adaptif ve regülatuvar mekanizmanın çalışması vital (yaşamsal) fonksiyonların korunması için bir kısım organların (tiroid, saç, tırnak, cilt, kol, bacak vb.) kan ve diğer besleyici faktörlerden eksik yararlanımı sonucunu doğuracaktır.

Glüten Enteropatisi- Çölyak

Birçok toplumsal çalışmada otoimmün tiroid hastalıkları ( Hashimoto, Graves vb.) ile glüten intoleransı arasında güçlü bir ilişki tespit edilmiştir.

Bağırsak doğal florası tahrip olunca doğal olarak sindirim işlevi de bozulmaktadır. Bu vakalarda buğday içerisindeki glüten, sindirime ve değişime uğramadan kan dolaşımına geçer. İmmün sistem bu sindirilmemiş protein parçacıklarını yabancı, alerjen, toksin olarak kabul eder. Ve bu maruziyet kronikleşirse savunmanın bunlara karşı gösterdiği tepki (otoimmün) kendi hücrelerimize karşı da gösterilmeye başlar, konumuz olan tiroid bezini de tahrip eder.

Hasta / hastalık değerlendirilirken agreve (zorlaştırıcı) eden faktörler gözardı edilmeden iyileşme süreci doğru yönetilerek başta Hashimoto olmak üzere birçok enflamatuar/dejeneratif hastalığın iyileşme paterni hızlandırılabilir.

Dr. Ceyhun Nuri

Detaylı Bilgi ve Öneriler: http://www.drceyhunnuri.com/genel-metabolik-sorunlar/hasimato/

Hashimoto Hastalığı Oluşum Nedenleri

HASHİMOTO HASTALIĞI / OLUŞUM NEDENLERİ başlıklı Dr. Ceyhun Nuri’nin güncel yazısı Ankara Life Dergisi – Şubat 2018 / Life Sağlık

HASHİMOTO HASTALIĞI OLUŞUM NEDENLERİ

Haşimoto tedavisinde ana maksat tiroit bezine karşı oluşan aşırı ve orantısız enflamatuvar tepki silsilesini durdurmaktır. Oluşum nedenini anladığımızda hastalık kronik seyrini terk ederek iyileşme sürecine girecektir.

Haşimoto Tiroiditi: Genelde tüm vücudun özelde de tiroit bezinin sürekli iltihaplanması (enflamasyon) ve salgıladığı hormonların azalması (Hipotiroidi) ile birlikte karakterize otoimmün bir hastalıktır. Bu bir tiroidit vakasıdır, yani tiroid bezinin iltihabıdır.

Bu hastalığın klasik anlayış içerisinde tedavi edilememesinin sebebini şu yaklaşımda ararsak daha doğru olacağı kanaatindeyim; Bizzat tiroit disfonksiyonu mu var yoksa bu bezin fizyolojik dengesini koruyabilmesi için diğer sistemlerin gereken desteği sağlayamaması nedeniyle mi hasta. O zaman “Tiroit bezimiz neden fonksiyonlarını icra edemiyor?” sorusunun cevabını verebiliriz.

Tüm sorun bu iltihabın, daha doğrusu da tiroit bezine karşı oluşan enflamasyonun sadece ona has olmadığı gerçeğinin bilinmeyişidir.

Hashimoto her ne kadar tiroit bezini ilgilendiren bir hastalık gibi görünse de temelinde bağışıklık sisteminin aşırı tepkisi yatmaktadır, bu duruma ‘Otoimmün Cevap’ deriz.

Vücutta tüm metabolik süreçler yaşamı koruma üzerine ayarlanmış durumdadır. Hastalıkların seyri öncelikle önemsizden önemliye, aşağıdan yukarı, dıştan içe doğrudur. Bu durumda öncelikle cilt, saç, eklem, kol, bacak gibi hayati olmayan organlar etkilenir. 2.Aşamada safra kesesi, yumurtalıklar, tiroid gibi hayati olmayan ancak önem arz eden organlar etki görmeye başlar. 3.aşamada ise hayati organlar da dejeneratif / destruktif (yıkıcı) reaksiyona katılacaklardır.

Bu, yaşamı tehdit eden bir süreçtir ve sadece sizin daha ne kadar kronikleşme eylemine izin vereceğinize bakmaktadır.

Oluşum Nedenlerinden Bazıları

1. Susuzluk, enflamasyonu (iltihap) tetikleyen en önemli mekanizmaların başında geliyor.

Yetersiz su tüketimi ve suyun vücuttan atılımını artıran eylemlerin (ateş, idrar atılımını artıran diüretik ilaçlar, bir kısım tansiyon ilaçları, alkol vb.) çoğalması ile birlikte vücutta kuruma (dehidratasyon) başlar. Bedenimizde her şey hayatta kalmak üzere ayarlanmıştır. Su girişi azalırsa bu değeri artmış sıvı hayati organlara (beyin, kalp, akciğer, böbrek) yönlendirilir. Bir kısım hayati olmayan organlarımız bu azalmış sudan mahrum kalır (saçlar, kollar, bacaklar, bağırsak, tiroit vb.). Vücutta suyun organlar arasındaki bu regülasyon mekanizmasından görevli maddelerden birisi de HİSTAMİN’dir. Histaminin aşırı salınımı suyun dağılım oranlarına etki ederek enflamasyon (iltihap) artışını hızlandırır. Su atılımını artıran negatif sıvılardan (alkol, kafeinli içecekler, hazır meyve suları, siyah çay, kahve vb.) uzak durulmalı.

2. Vücut asit-baz dengesinin bozulması

Vücudumuz hafif alkalidir, vücut Ph dengemiz 7,35-7,45 değerleri arasında olmalıdır. Su tüketiminin azalması vücudu asitleştirir. Özellikle, mizaca ters gıdalar, unlu-tahıllı gıdalar, kavrulmuş çerezler, işlenmiş gıdalar, şekerli ve aşırı proteinli gıdaların alınması veya et/tahılların işlenmesi esnasında kalsiyum, potasyum, magnezyum gibi alkali yapıcı maddelerin kaybedilmesi, vücut Ph dengesini hızla aside doğru kaydırır. Stres, üzüntü, ruh çöküntüsü de vücut Ph dengesini asit yönüne kaydırmaktadır.

Dokuların, temelde de hücrenin asitleşmesi enflamasyonu (iltihap) artırır, bu durum otoimmün tepkiyi derinleştirir.

3. Alerji ve besin intoleransı ‘Hashimoto Tiroidit’ riskini artırıyor

Tiroid hormonlarının normal olması bağırsak duvarındaki sıkı bağlantıları destekler. Bağırsak canlı mikroorganizma yüzeyinin sağlam olması tiroid hormonlarının aktifleşmesi için gereklidir (T4’ün yaklaşık 1/5’i bağırsak probiyotik bakterilerin yardımı ile bağırsak hücrelerinde aktif formu olan T3’e dönüşür). Bu durumda aktif T3 seviyesi düşecektir.

Eğer hazım sisteminiz bir gıdayı özümseyemiyor, sindiremiyor ve bu besinleri sürekli tüketiyorsanız vücudunuz bunları yabancı madde gibi algılayacak. Bağışıklık sisteminin sürekli tepki göstermesi enflamasyonu (iltihap) artırır. Enflamasyonun artması HİSTAMİN seviyesini artırır ve yine sonuç: Otoimmün Tepki!

4. İnsülin direnci ve Hashimoto

Tiroid işleyişinin baskılanması glikoz metabolizmasını olumsuz etkilemektedir:

– Glikozun kandan alınarak hücre içine girişini azaltır, sonuçta kan şeker düzeyi yükselir.
– Bağırsaktan kan glikoz emilimini azaltır ve kan şeker seviyesi düşer.
– Dokuların insüline cevabını azaltır. Netice dolaşımdaki glikoz hücrelere sokulamaz ve kandaki şeker değeri artar.

Metabolik sendromda (insülin direnci) sık-sık kan şeker düzeylerinde iniş-çıkışları yaşanmaktadır. Bu durumda stres hormonlarından kortizolün salgılanması artmaktadır.

Kortizol yüksekliği tiroid fonksiyonlarını azaltır.

5.Stres

Stres, üretilen tiroid hormonuna karşı hücrelerin cevabını azaltıyor / zorlaştırıyor.
Kronik strese maruziyet vücutta kortizol seviyesini aşırı yükseltir, ayrıca 5’-deiyodinase enziminin işleyişini azaltır. Bu durumda tiroid hormonun aktifleşmesi durur (T4 hormonu T3’e dönüşemez). Tiroit fonksiyonlarının optimal olması için böbrek üstü bezinin sağlıklı olması gerekir, çünkü stres hormonları (adrenalin, kortizol) buradan salgılanır.

6. Doğu Tıbbı’nda tiroid organının işleyişi kalp regülatuar sistemine ve enerjisine bağlıdır. Kalp enerjisi birçok emosyonel travmalardan etkilenmektedir. Doğu Tıbbı anlayışına göre vücuda giren soğuk ve yetersiz sıvı alımı dalak sisteminin regülasyonunu bozmaktadır. Bu durum kan üretimi ve sıvıların nakil/değişim sürecini olumsuz etkilemektedir. Dalak sistemi birçok organın (kalp, akciğer, kalın bağırsak, karaciğer vb.) işleyişinde aktif rol oynamaktadır. Regülasyon mekanizmasında ki aksaklık kalp/tiroit disfonksiyonu ile sonuçlanmaktadır. Özetle bedende öncelikle ’NEM’, sürecin ilerlemesi ile birlikte ‘SICAĞIN’ azalması, vücuttaki yaşamsal gücün/kanın yavaşlamasına ve sıvıların koyulaşarak bir kısım organların beslenmesini olumsuz yönde etkilemesini netice vermektedir.

Hashimoto / Hipotiroidi Bir Tükenmişlik Tablosudur!

Hashimoto tiroiditi otoimmün bir hastalık olduğu için beraberinde aynı alt yapıya sahip hastalıklar da (Tip I DM, çölyak, adrenal yetmezlik, behçet, sistemik lupus, vitiligo vb.) gelişir.

Evet bu bir otoimmün hastalık ve diğer otoimmün hastalıklarla birliktelik kaçınılmazdır. Kimse kendini “Hiçbir problemim yok, sadece Haşimoto hastalığım var” diye rahatlatmasın. Bu süreç devam edecektir, yaşamı koruma adına vücutta bir kısım organların feda edilmesiyle seyreden 1.2.3. adaptasyon evreleri işleyecektir.

Hashimoto uzun süren iltihabi (enflamayonun) sürecin neticesidir. İnsan kendi eli ve isteği ile ürettiği iltihabın içerisinde BATMA yoluna girmektedir.

Kendi bağışıklık sistemimizi yine kendi tiroid hücremize karşı saldırtmayalım!

Dr. Ceyhun NURİ

Romatoid Artrit (İltihaplı Eklem Romatizması) Tedavi Edilebilen Bir Hastalıktır

'Romatoid Artrit (İltihaplı Eklem Romatizması) Tedavi Edilebilen Bir Hastalıktır' başlıklı Dr. Ceyhun Nuri’nin güncel yazısı Ankara Life Dergisi – Aralık 2017 / Life Sağlık

Aralık 2017 / Life Sağlık “Romatoid Artrit (İltihaplı Eklem Romatizması) Tedavi Edilebilen Bir Hastalıktır” başlıklı yazımız:

Romatoid Artrit, klasik söylemin dışına çıkılarak doğru tanımlanması ve yeniden yorumlanması gereken bir hastalıktır: Vücudumuzda iç (yoğun süregelen stres, ani duygu durum bozuklukları, aşırı üzüntü veya sevinç halleri vb.) ve dış iklimsel (sıcak, soğuk, nem, kuruluk) patojen faktörlerin girdisi ile hücresel / enerjisel düzeyde bozulmalar başlar. Kronik maruziyetin devam etmesi bağırsak / karaciğer gibi organlarının etkilenmesiyle enflamatuvar yükün artışına neden olur. Bu kontrolsüz artış bağışıklık sisteminin aşırı uyarılgan hale gelerek öncelikle eklemleri ve devamında tüm sistemleri etkileyen kronik otoimmün bir hastalık olan ‘Romatoid Artrit’in ortaya çıkma sürecini hızlandırır.

ROMATOİD ARTRİT OLUŞUMUNA YAKLAŞIMIMIZ
RA’da Bağışıklık Sisteminin aşırı uyarılgan hale gelmesi sonucu vücudun kendi hücrelerini yabancı kabul etmesi (otoimmünite) ile başta eklem içini döşeyen sinovyum tabakası iltihaplanır; eklem, kıkırdak, tendon, kas ve diğer iç organların tutulumu- harabiyeti eklenir.
Sağlıklı bir hücrede DNA’yı içinde barındıran çekirdek, mitokondri, sitoplazma ve birçok yapı taşları mevcuttur. Bu hücrenin canlılığını devam ettirmesi ve sağlıklı fonksiyon görmesi bir kısım şartların dengesine bağlıdır (Dolaşım paterni sağlanmalı, Oksijen saturasyonu, Element / Mineral dengesi sağlanmalı, D Vit / B12 Vit vb.). Bir kısım ihtiyaçları olduğu gibi işleyiş esnasında oluşan metabolik atıklar, yanlış nutrisyon sonrası protein agregatları, biriken ağır metaller ve yoğun stres kaynaklı oksidatif radikallerinden de kurtulmaya ihtiyacı vardır.
Bu hastalığın oluşumunda birçok komponent olmakla birlikte bir beslenme örneği ile konuyu biraz daha anlaşılır konuma getirebiliriz. Bir öğle yemeğinde kebap yediğimizi düşünelim. Normalde bir lokma güzelce, yavaş-yavaş ağızda çiğnendikten, parçalandıktan, didiklendikten sonra mideye ulaşır ve oradaki bazı enzimler (proteaz) sayesinde bu parçalanmış et kimusu (mide kaba öğütme işlemini yapamaz) polipeptid denen ara forma dönüşür, ardından bu karışım ince bağırsaklara gönderilir. Bu durakta da polipeptid denen ara form buradaki enzimlerle (peptidaz) vücudumuzun istifade edebileceği aminoasit şeklini alır ve bağırsaklardan da emilerek hücrelerimizin yapı taşına dönüşür. Eğer biz bu et parçasını çiğnemeden hızlı bir şekilde yutarsak, mide bu diri-diri yutulan koca kitleyi ayrıştıramaz, çözümlenmemiş et kimusu olduğu gibi bağırsaklara geçer. Normalde aminoasit gibi, bedenimizin istifade edebileceği bir şekilde bağırsaklardan emilim gerçekleşmesi gerekirken, fizyolojimizle uyumsuz bir şekilde vücudumuza girmeye başlar. Emilmeye başlayan ve uygun olmayan bu aminoasit parçacıkları bağışıklık sistemi (Lökosit, NK, Lökotrien vs.) tarafından temizlenmek / detoksifiye edilmek üzere karaciğere götürülür. Eğer bu tarz yaşam devam eder ve sürekli bedenimize / mizacımıza zıt besin, alerjen, katkılı gıda vb. girmeye devam ederse bağırsaklarımızın sızdırmazlık duvarı bozulmaya başlar, emilmemesi gereken fizyolojimizle uyumsuz maddeler sürekli bünyemize girer. Karaciğerimiz bunların hepsi ile başa çıkamaz ve serbest dolaşan radikaller artmaya başlar. Bizi korumaya çalışan bağışıklık sistemimiz bu yabancı aminoasit, alerjenlere karşı sürekli gösterdiği tepki nedeni ile aşırı uyarılgan hale gelir ve patojen maddelere karşı gösterdiği reaksiyonu kendi hücrelerine karşı da göstermeye başlar, bu duruma ‘Otoimmün Cevap’ diyoruz.

Karaciğerin temizleyemediği birçok toksin maddeler tekrar kana verilmeye başlanır. Kan dolaşımının zayıf olduğu bölgelerde, artan alerjenlerin de etkisi ile bazı maddeler ( Histamin vb.) salgılanmaya başlar. O bölgelerde ağrı ödem, şişlik, sızı, kızarıklık belirtisi, yani kısacası enflamasyon gelişir.
Doğu Tıbbı’nın da öğretilerini bu açıklamalarımıza eklersek romatoid artritini sıcak, rüzgar, nem ve soğuk etkisi ile oluşan, üst ve alt vücut yarısında tutulum gösterenler, eksiklik veya fazlalık sendromu, ağrı veya ağrısız klinikle seyir gösteren şeklinde klasifiye edebiliriz.
Rüzgar baskın artralji genellikle üst vücut yarısını etkilerken; Nem egemen artraljiler ise en sık vücudun alt kısmında şişme / eklemlerde sertlik / uyuşukluk hissinin eşlik etmesi ile karakterizedir. Soğuk dominant artrit kliniği, yaşlılarda periferik (kol/bacak) dolaşım eksikliği, alt sırt bölgesinde ağrı, böbreklerin etkilenmesi ile karakterize olduğu görülmektedir.

TANIDA NELERE DİKKAT EDİLMELİDİR?

Hastanın Doğru Sorgulanması ve Hekimlik disiplini çerçevesinde detaylı Fizik Muayenesi tanıya götüren (% 80) en değerli teşhis aracıdır. Elde edeceğimiz veriler tetkik aşamasını doğru yönetmemizi sağlayacaktır. Eritrosit Sedimentasyon Hızı ve CRP yüksekliği, “Romatoid Faktör” testinin pozitifi oluşu teşhisi destekler. Bununla birlikte bu hastalarda mutlaka ek tetkikler (Açlık İnsulin,- 25 HidroxiDvit-, Ferritin, Rutin Biyokimya vb.) istenmelidir.

Unutmayalım ‘Hasta-Hastalık-Tedavi’ ilişkisinin sağlıklı bir şekilde kurgulanması için doktorun ‘Hastayı Bir Bütün Olarak Ele Alması’ gerekir.

TEDAVİ

Klasik Yaklaşımda Neler Yapılmaktadır?

Henüz etyolojiye yönelik yani sebebi çözmeye yönelik bir tedavi yoktur. Uygulanan tedaviler ise ağrıyı gidermeğe, bağışıklık sisteminin immunsupresiflerle baskılanarak iltihap oluşumu ve eklem tahribatının ilerlemesi durdurulmaya çalışılmaktadır ( NSAİD, İVİG, Metotreksat, Metilprednisolon, Siklosporin, Sülfasalazin vs.)

Tedaviye Dr. Ceyhun NURİ Yaklaşımı:

1. Vücuda dahil olan ve başta hücreyi, dokuları, sistemleri zora sokan ve fizyolojimiz acısından yabancı kabul edilen alerjen ve toksinlerin (İlaçlar, Gıda takviyeleri, Kızartmalar vs.) vücuttan atılımını sağlamak ve vücuda yeni toksin girişini olabildiğince azaltmak.
2. Sağlıklı işleyişinin sağlanması için bedendeki eksiklikler tespit edilerek idamesi gerekmektedir (D Vit., B12 Vit., Ferritin, Su, Oksijen vb.)
3. Özellikle Karaciğer, Bağırsak, Solunum vb. sistemlerinin düzenlenmesine yardımcı olunmalı ve vücudun kendi onarım mekanizmasının devreye girmesi sağlanmalıdır.
4. Hastalığın tamamen bitmesi için DNA üzerinden sağlıklı bilgi akışı temin edilmeli, genetik alt yapının rejenerasyonuna destek olunmalıdır. Bilindik öğretilerin ve genel kabulün aksine genetik problemlerin çözümsüz olmadığını da belirtmek isteriz!
5. Hasta ve hastalığa özgü kapsayıcı İNTEGRATİF tedavi protokolleri çerçevesinde;
- Kişinin Yaşam Şekli/ Mizacı değerlendirilerek beslenme zinciri belirlenmeli
- Çevresel faktörlerin genetik materyale etkisi doğru yönetimle pozitif yöne kanalize edilmeli
- Metabolik Balansa Uygun vitamin, mineral, element, mikro besin desteği sağlanmalı
- Detoksifikasyon (toksinlerden arınma) ve biyotransformasyon (biyolojik – metabolik değişim) süreçleri desteklenmeli
- Hastalığın nedeni olan ve biyolojik sistemleri bozan faktörler (asidoz, hipoksi, perfüzyon bozukluğu, atılım sistemi bozukluğu vb.) elimine edilmeli
6. Romatolojik Hastalıklarda (SLE Lupus, Ankilozan Spondilit, Behçet, Sjögren, Vaskülit, FMF, Romatoid Artrit ve Diğer Artrit Hastalıklar) bedendeki sıvı değişim ve transportunu regüle eden dalak sisteminin tedavi planına entegrasyonu önemlidir. El ve ayaklardaki soğuklukla birlikte, beden iç ısısında / enflamatuvar tepkisinde artış olup bu ‘İç Isı’nın vücuttan uzaklaştırılması gereklidir.
7. Hipotalamo /hipofizer/adrenal aksa etki ederek stres hormonları (nöradrenalin ve kortizol) optimal seviyede tutulmalı. ‘Ruh/Beden/Enerji Regülasyonu’ ön plana alınarak ‘Birincil Ayar Mekanizması’na geri dönüş sağlanmalı.
8. Karaciğer, dalak ve böbrek sisteminin rantabl-organize çalışması sağlanarak kanın dokuları besleyici ‘Kalitatif ve Kantitatif Etkisi’nin optimize edilmesi önem arz etmektedir.

Sonuç: Yazımızda çerçevesi çizilen Romatoid Artrit (İltihaplı Eklem Romatizması) ve kendi hatalarımız kaynaklı, immün sistemin aşırı orantısız tepkisi nedeniyle ortaya çıkan diğer tüm otoimmün hastalıkların da (Astım - Ankilozan Spondilit - Migren - SLE Lupus - Çölyak - Crohn - Ülseratif Kolit - Hashimoto Tiroiditi - Vitiligo - MS) TEDAVİSİ MÜMKÜNDÜR.

Dr. Ceyhun Nuri
www.drceyhunnuri.com