Bilgi ve Demeçler

Son Yazılar

Ankilozan Spondilit ve Bağlardaki Gevşeklik

ANKİLOZAN SPONDİLİT VE BAĞLARDAKİ GEVŞEKLİK başlıklı Dr. Ceyhun NURİ’nin güncel yazısı Ankara Life Dergisi – Haziran 2018 / Life Sağlık köşesinde yayında.

ANKİLOZAN SPONDİLİT VE BAĞLARDAKİ GEVŞEKLİK

3 aydan uzun süren, bel/kalça bölgesinde egzersiz / hareketle hafifleyip, istirahatte ve özellikle sabah tutukluğu-ağrı ile seyir gösteren, periferik eklem ve muskuloiskeletal sistem dışı tutulumlarında klinik tabloya eşlik ettiği Kronik Sistemik İnflamatuar Romatizmal bir hastalıktır Ankilozan Spondilit.

 

Bu tanımı geçen yazımızda verdik ve asidozun ankilozan spondilit klinik tablosunun oluşumunda etkisi üzerinde durduk. Bu yazıda ise gerek Ankilozan Spondilit tablosunun oluşmasında, gerekse de TEDAVİ ENGELİ olarak ligament (bağ) laksitesinin (gevşeklik) önemi üzerinde duracağız.

 

Biz YARA kelimesini duyduğumuzda bunun sadece ciltte bütünlüğün bozulması ile ortaya çıkan bir durumu anlarız. Ancak VÜCUT İÇİNDE, gerek ameliyatlardan sonra organ ve yapılar arasındaki yapışıklık olsun,  gerekse de eklem yüzeyinde akut yaralanma veya kronik nedenlerle aşınma kastedilsin, bütün bu durumlar YARA teriminin kapsamına girmektedir.

 

Ankilozan Spondilit özellikle omurga ve kalça bölgesinde belirti ve bulgularla kliniğini ortaya koyan bir hastalıktır. Leğen kemiklerimizle kalça kemiğimizi birleştiren eklem (sakroiliak) yüzeyinde başlayan iltihabi (enflamasyon) süreç süregenlik arz etmesi eklem/çevre yapı yüzeylerinde kronik soyulma/yırtılma/aşınma ile birlikte daha yukarı omurga ve diğer yapıları da etkileyecek bir seyir izlemektedir.

 

Hastalık tedavisi HEKİMLİK öğretisi gerektirir.

Sürecin (birkaç yıl) uzaması ile birlikte hastaların hareket, sportif faaliyet ve günlük işler sonrası artan kalçadaki ağrı şikayetinin olması, sağlık otörleri tarafından kliniğin mekanik problem olarak düşünülmesine neden olmaktadır. Bu düşünce ve anlayış doğru olmakla birlikte, problemin kaynağının tespiti noktasında gereken girişim ve tedbirleri maalesef beraberinde getirmemekte, sonuç olarak klinik vakaların baskın çoğunluğunda YANSIYAN AĞRI ile uğraşılmaktadır (Pelvik/leğen bölgedeki düzensizliğin boyun bölgesindeki kasların (m.trapezius) kasılmasında sadece üst servikal (boyun) adalelerin gevşetilmesi ile uğraşılması gibi). Bu bakış açısı gerek klasik tıbbi bakış açısında, gerekse de yeni öğrenilmeye çalışılan doğal koruyucu yaklaşımlarda da yanlış çözümlerin ortaya konmasına neden olmaktadır (Antienflamatuar ilaçlar, tetik nokta tedavisi, kalça eklemine PRP /CGF uygulanması gibi sadece şikayetin olduğu bölgeye yönelik doktorluk öğretileri).

 

Eski yaklaşımda (1960) ağrı oluşum modeli öğretisinde bir bölgede ağrı oluşabilmesi için öncelikle myofasiyal sendromun yani akut veya kronik nedenlerle kaslarda travma yaşanmalıdır, sonra o bölgedeki kaslar sertleşir ve triger point (ağrılı tetik noktalar) gelişir, sonuçta çevre bölgelere ağrı yansımaya başlar.

 

Yeni ‘Ağrı Oluşum Modeli’nde ise ağrı şikayetinin oluşması için ise öncelikle kemiklerimizi birbirine bağlayan ligamentlerde (bağlarda) gevşeklik (laksite) olmalıdır. Bu durum iki kemik arasındaki eklemin bütünlüğünü koruyamamasına (instabilite) neden olarak eklemi çevreleyen kapsülde, esnekliği sınırlı olan sinirlerin gerilmesi ile ağrı ve kemiğe tutunan kaslarda spazma neden olmaktadır. Nöronlarda (sinir) birincil yaralanmaya bağlı olarak ikincil olarak ödem gelişir ve travmatik baskının devam etmesi halinde hasarlı bölgede ağrı, komşu yapılarda yansıyan ağrı ve nöropatik ağrılarla klinik daha da derinleşir. Uzun süre (6 ay) bağ /eklem gevşekliğinin devam etmesi eklem yüzeyinde dejeneratif (yıkım/bozulma) değişimlerin başlamasına neden olmaktadır. Sonuçta ağrı ve enflamatuar tepkinin artması kaçınılmazdır. Sürecin devam etmesi ve sürekli enflamatuar tepkiye maruziyet eklem çevresindeki ligament (bağ), tendon (kiriş), kartilaj (kıkırdak) dokunun kireçlenmesine ve sonuçta fibröz (bağ/kiriş) dokuların kemikleşmesi ile yeni kemik dokuların oluşmasına neden olacaktır.

 

Önemsemediğimiz her türlü ani (akut) veya uzun süre (kronik) devam eden travma, aşırı kullanım veya ağrı şikayeti mevcutken “iyi gelsin” diye yaptığımız sportif faaliyetler ligament (bağ), tendon(kiriş), kartilaj (kıkırdak), fasyalarda (zarlarda), dolayısıyla eklem yüzeylerinde dejenerasyonların meydana gelmesine neden olacaktır. Sonuçta gücünü GERGİN bağlarından alan vücut yapımızın stabilitesi bozulacaktır.

 

Ankilozan spondilit hastaları uzun süre ‘LOMBER HERNİ’ (bel fıtığı) teşhisi ile birçok tedavi merkezine başvurmaktadır. İlerleyen süreçte fıtık teşhisinden vazgeçilerek çekilen MR’da kalça ekleminde ‘SAKROİLEİT’ yani leğen kalça kemiklerini birleştiren eklem yüzeyinin iltihabı (enflamasyon) tespiti ile takibe alınırlar. Bu takip sadece kalça ekleminin izlenmesinden ibaret olup esas etyopatogeneze yönelik olmadığı için ‘SAKROİLEİT’ iltihap tablosu yerini kireçlenmeye ve son olarak kemik ankilozu ile klinik oturur.

 

Hastaya kalan ise ‘hareket kısıtlılığı, kemik ve eklem alanlarında sürekli ağrı’ olacaktır.

 

Ayak bileği iç bağları dış bağlarına kıyasla daha kuvvetli bağ ağı oluşturmaktadır. Bu nedenle inversiyon (ayak bileğinin içe dönmesi) burkulmaları daha sık yaşanmaktadır. Klasik öğretinin sık gözden kaçırdığı noktalardan biridir bu tablo. Ankilozan Spondilit vakalarının baskın çoğunluğunda ayak bileğinin dış bağlarında meydana gelen laksite (gevşeklik) ve buna bağlı olarak ayak bileği dış tarafında (lateral malleol) çevresinde palpasyonla (dokunmakla) ağrı, ödem, yürüyüş paterninde ayak dışa bası eyleminin artması dikkat çekmektedir. Uzun vadede, örneğin sol ayak bileği dış bağlarında meydana gelen gevşeklik ve bu klinik tabloya özellikle aynı taraf femur başı (kalça başı) çevresindeki bağlarında gevşekliğinin eklenmesi ile yürüyüş eylemi bozulmaya başlayacaktır. Hasta yürüme fazında gevşeklik olan ayak ve kalçasından güç alamadığı için kalça (zıt kalçada) çevresindeki kasların kasılmasına ve özellikle karşı taraf leğen kalça eklem (sakroiliak ) aralığında daralmaya ve eklemin beslenmesinin bozulmasına neden olacaktır. Bu süreç eklem aralığında ve çevresinde enflamasyonla sonuçlanacaktır. Bu tablo doğal olarak omurgaların da (vertebra) stabilitesini bozarak kemiklere tutunan bağların yapışma yerlerinde entesopatilerin (tutunma yerlerin iltihabı) gelişmesini de kaçınılmaz kılacaktır.

 

İltihap (Enflamasyon) Akut (Ani) Gelişen Yaralanmalar Karşısında Yaraların Onarımı İçin Hayati Öneme Sahip Fizyolojik Bir Süreçtir!

 

Dokuların gerek akut gerek kronik olaylar karşısında destrükte (yıkım) olması durumunda vücudumuzun fizyolojik olarak onarım (rejenerasyon) için ortaya koyduğu cevaplardan birisi enflamasyondur.  Akut olarak başlayan enflamasyon eğer BOZUCU ODAK ortadan kaldırılmazsa süregen hale gelmesiyle sınırlarını korumayan, iyileşme safhasını taşan düzeyde yıkıcı kronik iltihaba dönüşecektir.

 

Ankilozan Spondylit %96 HLA -B27 geni ile beraberliği mevcut, yani genetik bir hastalık olduğu üzerinde duruluyor. Ancak bu bilgi bugün otörler tarafından şüphe ve soru işareti ile karşılanmaya başlandı. Sebebi ise immün sistemin DOĞAL İMMÜNİTE’den (fizyolojik tepki) uzaklaşarak ADAPTİF İMMÜN (problem karşısında ki vücudun bağışıklık tepkisi) yanıta geçmesi ile sitokinlerin (hücrenin bağışıklık fonksiyonlarını düzenleyen proteinler) aşırı ve orantısız salınımına karşı verilen hücresel yanıt hedef dokularda gen ekspresyon (gen ifadesinin düzenlenmesi) cevabı ile sağlanmaktadır. Yani dokular süregen aşırı uyarımlara karşı fonksiyon ve yapı değişikliğine giderek olumsuz şartlara karşı adaptif proliferasyon (uyum gelişimi) gösterirler. Bu bilgiler bizi hastalık kliniğinin oluşumunun baskın çoğunlukta ADAPTİF İMMÜN yanıtın neticesinde olduğu kanaatine götürmektedir.

 

Tedavi sürecinin yönetiminde eflamasyonun kontrolünün sağlanması ve reperasyon (onarımı) evresinin başlatılması gerekir. Bu hastalıkta enflamasyon süreci fibro-osseoz (bağ-kıkırdak-kemik) birleşkede başladığı için öncelikle bu alanlara biyolojik yanıtı değiştirecek proinflamatuar (iltihabı başlatan) immün hücrelerin çekilmesini azaltan ve lokal olarak aktive olmuş makrofajlardan salınan büyüme faktörlerinin miktarlarını artıran protokollerin izlenmesi ana hedef olmalıdır. Entezis (kemiklere yapışma noktaları) bölgelerindeki bağ dokusunun temel hücreleri olan fibroblastların uyarımı sağlanarak bölgesel rejenerasyon sağlanmalıdır.

 

Ligament Laksitesi (bağ gevşekliği) sadece ankilozan spondilit kliniğine sınırlı bir konu değildir. Ayrıca diğer tüm enflamatuar hastalıkları (Hashimoto, Romatoid Artrit, SLE vb.) yakından ilgilendirmektedir. Çünkü bu hastalıklar ADAPTİF İMMÜN yanıtının aşırı artması ile karakterize klinik tablolardır. Bu durumda her seviyedeki YARA’nın kronik seyri enflamatuar tepkinin normalize olamadan devam etmesine neden olacaktır.

 

Eklem yüzeyindeki yara iyileşme süreci doğru yönetildiği taktirde ankilozan spondilit kliniği kontrol altına alınarak hem mekanik eklem seviyesinde, hem de ‘immün yanıttaki normalleşme’ ile birlikte hastalık iyileşme paterni yakalanabilir.

 

Dr.Ceyhun NURİ

Besinsel Tüketim Hataları ve Enflamatuar Tabanlı Klinik Tablolar

Anne karnındaki dönemden başlayarak bebeklik – çocukluk ve gençlik evrelerinde önemsenmeyen besinsel tüketim hataları hücre seviyesinde fizyolojik fonksiyonların değişmesine ve ilerleyen süreçte Ankilozan Spodilit, Romatoid Artrit, Tiroid Hastalıkları ve diğer Enflamatuar Tabanlı Klinik Tabloların oluşumuna zemin hazırlamakla birlikte, bu tercihlerdeki ısrar, mevcut hastalıkların da derinleşmesine, yaşam kalitesinin hızlı bir şekilde düşmesine neden olmaktadır.

www.drceyhunnuri.com

Sindirim Süreci ve Hastalık Oluşumu

Pepsin, protein hazmında ve vücudun yapıtaşı olan amino asit formuna dönüşümünde önemli bir enzimdir. Bu AKTİF enzim midede PASİF formu olan ‘Pepsinojen’in mide Hidroklorik Asidi (HCI) ile işlem görmesi sonrası aktif hale (Bu aktivasyon için midedeki pH değeri 3’ün altında, 1 – 2 seviyelerinde olmalıdır) gelmektedir. Mide özsuyunda bulunan hidroklorik asit (HCI), alınan besinlerin özümsenmesi için mide iç ortamını istenen seviyede tutmaktadır.
Vücuda alınan proteinin ve bu besin ögesini ayrıştıracak olan pepsin enziminin fonksiyonunu yerine getirebilmesi için mide özsuyunun optimal seviyede asidik olması gerektiği gibi esansiyel doğal asidik sular (turşu suyu, limonlu salata, sirkeli salata, şalgam suyu vb) ile de takviye edilmesi gerekir. Bu hidrolizasyon (SU eşliğinde parçalanma) sonrasında proteinler vücudun ihtiyacı olan amino asit öncesi formlara (polipeptit) dönüşür. Bu ara formlar bağırsakta peptidaz enzimi ile amino aside indirgenerek vücudun yapıtaşına dönüşmektedir.
Sindirim sürecinde MİDE doğal asit ortamı sağlanmazsa, yoğun bazik ortamda protein denatürasyonu (protein moleküler yapısının yararsız yıkımı) ile birlikte sindirim atıkların (amino asit seviyesine kadar indirgenmemiş protein agregatları) bağırsak yüzeyinde birikmesi bağırsak yüzeyine karşı enflamatuar tepkiyi artırır (Ülseratif Kolit, Crohn, Çölyak vb.)
Bağırsak yüzeyinde bu birikim sonrası sızdırmazlık duvarı bozularak geçirgenlikte aşırı artış olur ve metabolik atıklar dolaşım sistemine dahil olur. Bu süreçte bağ dokuda başlayan birikmeler tiroid bezi, kalça ve eklem gibi vücudun organlarına / alanlarına karşı reaksiyonel öz saldırının başlamasına, dolayısıyla da Haşimoto, Ankilozan Spondilit, Romatoid Artrit ve Astım gibi hastalıkların oluşumuna neden olur.
Hekiminizin Önerisi:
– Tuzla Başlanıp (Doğal Kaya Tuzu) Tuzla Bitirilmesi Mide Enzimatik Salınımının Regülasyonunda Önemlidir. Not: Tansiyon hastaları, doktorunun önerdiği rejime tabi olmalıdır.
– Yemekle Birlikte ve Hemen Sonrasında Su, Çay, Kahve, Meyve Suyu, Meyve, Maden Suyu, Tatlı vb.Tüketilmemeli
– Sirke ve Turşu / Turşu Suyu Tüketimi Artırılmalıdır (Mide Asidik pH’ının Korunmasında Önemlidir).
– Domates / Domates Suyu (Taze Sıkılmış) Tüketilebilir (Besinsel Ögelerin Özümsenmesinde Önemlidir).
– Yemekte Mutlaka Su İçilecekse de Limonlu Su Tüketilmelidir (pH Dengesi Alkali Olan Suyumuzun Doğal Yoldan Asitleşmesi Sağlanmalı).
– Sindirimi Zor Olan Protein Ağırlıklı Gıdaların Hazmını Kolaylaştıracak Sebze Ve Bitki (ıspanak, pazı, semizotu, brokoli, domates, biber, marul, maydanoz, roka, dereotu, tere vb.) Tüketimi Artırılmalıdır.

Ankilozan Spondilit ve Romatoid Artrit Hastalıklarının Altyapı Oluşumu

Ankilozan Spondilit ve Romatoid Artrit Hastalıklarının altyapı oluşumunda veya mevcut enflamasyonun akümülasyonunda ( iltihabın katlanması) Epstein–Barr virüsü (EBV), Üreoplazma, Sitomegalovirüs (CMV) virüslerin etkinliği yeni yayın ve literatürlerde yerini almaya başlamıştır.

Özellikle KRONİK / ENFLAMATUAR KÖKENLİ HASTALIK grubunda bu patojen mikro organizmalara karşı vücudun antikor titrelerinde % 80 civarında artış ve B lenfositlerinin yoğun aktivasyonu hayvan – insan klinik çalışmalarında bildirilmektedir. Romatoid Faktörlerin yükselmesinde rol oynayarak mevcut hastalıkların da agreve edici hale gelmesine neden olmaktadırlar.

İmmün sistemdeki dağınık ve hedef patojen ayırt etmeksizin bütün dokulara karşı tepkisel – negatif etki sonucu aşırı ancak etkin olmayan (Örnek: SU > SEL) bağışıklık tablosu ortaya çıkar. Bu durum ise enflamasyonu fizyolojik sınırların dışına taşıyacağı gibi esansiyel (dış kaynaklı) organik / inorganik girdilere karşı optimal savunma tepkisinin ortaya konamamasına neden olacaktır.

Hücre seviyesinde tedavi planı kurgularken vücut mikrobiyotası güçlendirilerek disbiyoza (faydalı canlı yaşamın yerini zararlı mikro organizmalara bırakması) engel olunmalı, immün reaktif tepki protektif (koruyucu) sınırlara çekilerek (Örnek: SEL > SU) KRONİK / ENFLAMATUAR KÖKENLİ HASTALIK'ların tedavisi önündeki engel ortadan kaldırılmalı.

Romatoid Artrit Hakkında Detaylı Bilgi ve Öneriler: http://www.drceyhunnuri.com/iskelet-sistemi-hastaliklari/iltihapli-eklem-romatizmasi-tedavisi/
Ankilozan Spondilit Hakkında Detaylı Bilgi ve Öneriler: http://www.drceyhunnuri.com/iskelet-sistemi-hastaliklari/ankilozan-spondilit-tedavisi/

Ankilozan Spondilit Altyapı Problemleri

– Vücut girdisindeki yanlışlık (gıdalardan aktarılan negatif mRNA bilgisi), DNA yapıtaşını oluşturan amino asit yapı konfigürasyonunun değişmesine neden olmaktadır. Bu değişim, enzimatik reaksiyonların hız ve sonucunu etkilemektedir.

– Bağırsak yüzeyinde cereyan eden fizyolojik dengeye zıt olaylar (yüzey mokuzasında atılım agregatlarının birikmesi), omurilik sempatik / parasempatik innervasyonunun korele çalışmasının ve omurga beslenmesinin bozulmasına neden olur.

– Vücutta su miktarının düşüşü, asidozu artıran besinsel ögelerin alımının fazlalığı sonucunda vücuttaki pH dengesinin sağlanmasında zorluklar meydana gelir ve iyon balansı asidoza kayar. Bu durum, özellikle bağ dokuda nötralize edilmemiş metabolik atıkların birikimini beraberinde getirir. Sonuç olarak, özellikle kalça bölgesinin dolaşımsal problemleri ile birlikte beslenmesi bozulur, enflamatur dejenerasyon başlar.

– Vücutta en küçük bir bağdaki (ayak bileğindeki bağ vb.) gevşeklik, süregen enflamatuar tepkinin artışına neden olur. Bu durum, mevcut omurga veya kalça iltihabının kronikleşme eylemini derinleştirir.

– Sürrenal bezden kortizon ve nöradrenalin gibi stres hormonlarının salınımındaki artış, böbreğin asit-baz dengesindeki regülatuar fonksiyonunun bozulmasına ve sonuçta yoğun bir metabolik atık yükünün, kan dolaşımından zayıf alanlarda toplanarak, enflamatuar tepkinin içsel organ ve yapılara yönelmesine sebep olmaktadır.

Ankilozan Spondilitin oluşumunda, hastalık omurga ve kalça çevresinde seyrediyor gibi görünse de, daha derin bir bakış sergilendiğinde bu ALTYAPI problemlerinin çözülmesi gerektiği gerçeği ortaya çıkmaktadır. Ancak bu oluşum tablosu netleştikten sonra lokal semptomatik tedavi değil, tamamen İYİLEŞME evresine geçilebilecektir.

www.drceyhunnuri.com

Vücut Homeostazisi – Buğday Çimi

Vücudumuzun % 20’si amino asitlerden oluşmaktadır. ‘Metabolik Reaksiyonlar’ın sürdürülebilmesi için endojen (içte üretilen) ve esansiyel (dıştan alınması gereken) 20 amino aside ihtiyaç vardır.

Vücut homeostazisinin korunmasında 17 amino asidi bizlere tek başına sunan ‘BUĞDAY ÇİMİ’ni tekrar hatırlamamız gerekiyor.

Bağırsak Doğal Florası – Tiroid Hormonlarının Fonksiyonları

Bağırsak doğal floramız tiroid hormonlarının aktivasyonunda önemli rol oynar. Tiroid hormonlarının T4 formundan T3 formuna dönüşümünün %20 lik kısmı bağırsak yüzey hücrelerinde gerçekleşir ve bu nedenle bağırsak biyolojik aktif yaşamının sağlıklı olması gerekir.

Bağırsak yüzeyindeki doğal floramız kendi hatalarımız nedeniyle bozulmuşsa tiroid fonksiyonlarının icra edilmesi için gereken aktivasyon gerçekleşemeyecek ve dışarıdan yapılacak her türlü tiroid hormon replasman tedavileri, fizyolojik ‘ALTYAPI’da istenen regülasyonu sağlamayacaktır.

Ankilozan Spondilit Vücudun Tamamını Kapsayan Bir Hastalıktır

ANKİLOZAN SPONDİLİT sadece omurga, kalça ve eklemleri ilgilendiren bir problem gibi görünse de, vücudun tamamını kapsayan bir hastalıktır. Tamamen tedavi edilebilmekle birlikte, asıl bakılması gereken yere bakılmadığı için kronikleşerek yaşam kalitesini düşürmektedir.

• Mekanik altyapı problemleri giderilmeli
• Hücrenin enflamatuar yükü azaltılmalı
• Hücrenin fizyolojik ihtiyaçları karşılanmalı
• Ve diğer metabolik imbalanslar giderilmeli

Hastaya özel tedavi protokolü oluşturulup, sürecin disipline edilmesi ile, 3- 4 ay gibi kısa bir sürede olumlu gelişmelerin görülmesi, kişilerin tedavi sürecine motivasyonunu artıracaktır.

Haşimoto Tiroidi ve Selenyum İlişkisi Üzerine

Selenyum,
– Vücudumuzda eser miktarda bulunan bir elementtir. E vitamini ile birleştiğinde ANTİOKSİDAN etkisi artar ve vücudumuz için zararlı olan serbest radikallere karşı koruyucu faktör haline gelir.
– 5′-deiyodinaz enziminin aktivitesini tetikler ve T4’den T3 sentezi ile aktif hormon oluşumu artar. Eksikliğinde aktif tiroid hormonu oluşumu azaldığı için fizyolojik tiroid fonksiyonları gerçekleşemez.
– Tiroid peroksidaz enziminin aktivitesini azaltarak tiroid bezini aşırı iyot yüklemesine karşı korur.

Somon balığı, karaciğer, sığır eti, ay çekirdeği, yumurta, buğday kepeği, yulaf, mantar gibi gıdalar selenyum açısından zengin besin öğeleridir.

Detaylı Bilgi ve Öneriler: http://www.drceyhunnuri.com/genel-metabolik-sorunlar/hasimato/